Thursday, February 2, 2012

Abdi İpekçi'yi 1 Şubat'ta Anmak, 33 Yıl Sonra

"Milliyet" Gazetesi Başyazarı Abdi İpekçi, 1 Şubat 1979'da bir suikast sonucu vefat etmişti. Abdi İpekçi, 33 yıl sonra, 1 Şubat 2012'de törenlerle anıldı. Abdi İpekçi, basın tarihimizin en önemli gazetecilerinden biriydi, Merhûm Dışişleri Bakanı ve Gazeteci İsmail Cem İpekçi'nin de kuzeni idi.
Abdi İpekçi'nin "Milliyet"te yayınladığı yazılarının çoğunu okumuş bir Tarihçi'yim, ayrıca Abdi İpekçi hakkında yayınlanmış kitapların da çoğunu okudum.
lise yıllarımda, İstanbul'da yaşadığım dönemde, "Milliyet"in, Cağaloğlu'nda, Nuruosmaniye Caddesi'ndeki bürosunu ziyâret ederdim, Cağaloğlu'nda gazeteciliği daha iyi öğrenmiştim, "Yarın" Dergisi'nde, daha sonra "Gençlik Dünyası" Gazetesi'nde çalışırken. Abdi İpekçi'nin hatıraları da hemen az ötede beni izler gibiydi. "Yarın" Dergisi'nin aylık on bin trajı vardı, tüm Türkiye'de dağıtılan bir edebiyat-sanat ve gençlik dergisi idi, Profesör Erdal İnönü, Süleyman Demirel, Profesör Aydın Güven Gürkan, Behice Boran, Doktor Nihat Sargın gibi siyasetçiler de "Yarın"ı destekliyorlardı, söyleşileri "Yarın" Dergisi'nde yayınlanırdı. Aziz Nesin, Mehmet Ali Aybar gibi deneyimli aydınlar da "Yarın" Dergisi'ni desteklerlerdi. "Yarın" Dergisi'nde, 1986 ve 1987 yıllarında çalışmıştım, şiirlerim, makale ve röportajlarım yayınlanmıştı "Yarın"da. "Gençlik Dünyası" Gazetesi'ni de, Onat Kutlar, Doktor İldeniz Kurtulan, Bülent Uyguner, Veli Gürcan gibi yazarlar hazırlıyorlardı, ben de bir süre "Gençlik Dünyası" ile birlikte yayınlanan "Liseli Kimlik" Gazetesi'ni yönetmiştim, 1988'de.
ANAP Hükümeti sürüyordu, SHP, DSP, DYP gibi siyasî partiler muhalefet ödevlerini yapıyorlardı.
"Milliyet" Gazetesi'nin Başyazarı Altan Öymen idi, bir ara Mehmet Barlas da "Milliyet" Başyazarlığı yapmıştı. ben de, hemen her gün "Milliyet"i okurdum.
Abdi İpekçi'nin kuzeni İsmail Cem de gazeteciydi, İsmail Cem de, "Sabah" ya da "Güneş" Gazetesi'nde idi, yazılarını okuyordum İsmail Cem'in de.
Abdi İpekçi, özellikle 1973 ile 1979 yılları arasında, "Milliyet" Gazetesi Başyazarı olduğu yıllarda, Türkiye ve dünya siyasetini etkilemiş bir gazeteciydi. Abdi İpekçi, Adalet Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi arasındaki uzlaşmazlıkları aşmak için çabalayan bir Başyazar idi, ayrıca, Türkiye İşçi Partisi, Millî Selâmet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi gibi siyasî partilerin liderleri ile röportajlar yapıyor, "Milliyet"te yayınlıyordu. Abdi İpekçi, bir "millî uzlaşma hükümeti" kurulması için çok çaba harcamıştı. ama, "terör", 1 Şubat 1979'da, "Milliyet" Başyazarı Abdi İpekçi'yi de bir suikast ile kurban etti. bir süre sonra da, 12 Eylül 1980 Darbesi olmuş, Meclis kapatılmış, Anayasa geçersiz ilân edilmiş, siyasî partiler ve bir çok kurum yasaklanmıştı. Abdi İpekçi, 12 Eylül 1980 Darbesi'ni ve sonra yaşadıklarımızı görmedi. İsmail Cem, yıllar sonra siyasete girdi, SHP Milletvekili, sonra da DSP Milletvekili olarak Meclis'te çalıştı, Kültür Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı yaptı.
Abdi İpekçi Suikasti, yazık ki son suikast olmadı dünyada. daha sonra da, bir çok gazeteci yazar suikastlerde kurban edildiler. Profesör Muammer Aksoy, Doçent Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Profesör Ahmet Taner Kışlalı, Hrant Dink gibi yazarlar, gazeteciler, bilim adamları "şehit" oldular.
Abdi İpekçi'nin vefat ettiği dönemde Türkiye, korkunç bir "terör ülkesi" olmuş idi, 1976'dan 1980'e kadar hiç durmayan bir "terör" yaşandı Türkiye'de, binlerce yurttaş "terör"ün kurbanları oldular. 12 Eylül 1980 Darbesi'nde, Genelkurmay Başkanlığı yönetime "el koydu", 1982'de yeni bir Anayasa hazırlattı ve halk oyuna sundu. 1983'de, "çok partili rejim"e geçildi, yeni bir siyasî ve sosyal dönem başladı. "terör"ün çok azaldığı bir dönemdir, 1983 ile 1993 yılları arasındaki on yıllık dönem.
Abdi İpekçi, Türkiye'yi de, dünyayı da çok iyi izleyen, siyasî felsefesi ile milyonlarca yurttaşa liderlik yapan bir yazardı. Abdi İpekçi'nin yazdıklarının çoğunu okumuş bir Tarihçi olarak hatırasını saygı ile anıyorum.
SİNAN ÖNER

Wednesday, February 1, 2012

Meclis'te "Bir Gün"

Dün Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeydim, öğleye doğru 11:00'den öğleden sonra 16:00'ya kadar, Meclis'te kâh siyasî partilerin grup toplantılarını izledim, kâh milletvekillerinin bürolarında sohbet ettim.
daha önce de, Meclis'i ziyâret etmiştim, yıllardır Meclis'i izleyen bir Tarihçi'yim, artık normal bir faâliyet oldu, Meclis'e gitmek, Meclis'te yaşamak.
Meclis'te, dün, Barış ve Demokrasi Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi Meclis Grubu toplantılarını izledim, BDP'yi ilk kez ziyâret ettim, biraz da "iâde-i ziyâret" anlamında. TÜSTAV Eski Başkanı Doktor Nihat Sargın'ın cenâze törenlerine BDP yöneticileri de katılmışlardı, ben de TÜSTAV'ın eski bir yöneticisi ve Doktor Nihat Sargın'ın bir arkadaşı olarak Meclis'te BDP Grubu toplantısını izledim bir süre. daha sonra da, CHP Meclis Grubu toplantısını izledim.
Meclis'te, Genel Kurul çalışmaları da mesâide önemli bir yer kaplıyor, Salı, Çarşamba ve Perşembe günleri Genel Kurul toplanıyor. Meclis Komisyonları da, hemen her gün mesâi yapıyorlar.
Meclis'in dünkü gündeminde, Türkiye'deki ve dünyadaki siyasî ve hukukî konuların yanısıra, ekonomi de vardı. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Meclis Grubu toplantısında hükümet politikalarını eleştirdi. BDP Genel Başkanı Kışanak da, daha çok hukuk konularını ele aldı, BDP'nin yaşadığı sorunları anlattı, anayasa çalışmalarını değerlendirdi. BDP'nin Meclis'teki mesâisinde karşılaştığı sorunlara da değindi Kışanak, "terör" ile "siyaset" arasındaki farkları hatırlattı.
Meclis'teki toplantılarda, bir sürü tanıdık milletvekilleri ile rastlaştım. BDP Grubu'nda, Yazar, Çevirmen, Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü'ye, Avukat Levent Tüzel'e rastladım. CHP Grubu'nda, CHP Eski Genel Başkanı Deniz Baykal'a, Profesör Nur Serter'e, Büyükelçi Osman Korutürk'e, Profesör Binnaz Toprak'a, Profesör Halûk Eyidoğan'a, Sendikacı İzzet Çetin'e, Başsavcı İlhan Cihaner'e, İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün torunu Gülsün Bilgehan'a, CHP Eski Genel Sekreteri Adnan Keskin'e rastladım.
Meclis'te tanıdık milletvekilleri ile rastlaşmak, hoş, heyecanlandırıcı bir deneyim. hele bir Tarihçi açısından çok ilginç, benzersiz rastlaşmalardır. Meclis'i izlemeye ilkokul yıllarımda başlamıştım, Cahit Karakaş'ın Meclis Başkanlığı yıllarında, Cumhurbaşkanlığı seçimleri vardı, bir türlü seçilememişti Cumhurbaşkanı, Merhûm İhsan Sabri Çağlayangil Cumhurbaşkanı Vekili olarak çalışmıştı aylarca.
1980 ile 1983 arasında Meclis tatil edilmişti. 1983'te Meclis yeniden açılırken, seçimleri izlemiştim, Özal'ın Başbakan ilân edildiği günleri yaşamıştım. 1983'ten 2012'ye 29 yıldır Meclis'i sürekli izlerim, seçim dönemlerinde daha aktif bir izleyici olurum, mitingleri, toplantıları izledim. izlediğim seçim mitingleri arasında, Demirel'in, Ecevit'in, Profesör İnönü'nün, Erbakan'ın, Baykal'ın mitingleri vardır, alanlarda izlemiştim mitinglerini. ama, TV'lerde, gazetelerde, seçim dönemlerini hiç kesinti olmadan izlemişimdir. Meclis'le aramızda biraz da "duygusal" bir bağ vardır sanki.
normal bir bağdır bu!
Meclis kurucuları, Birinci Meclis üyeleri arasında akrabalarımız vardır. Atatürk'ün yakın arkadaşları, yakınındaki milletvekilleri arasında akrabalarımız veyâ tanıdıklarımız vardır. 1920'den 2012'ye milletvekilliği yapmış bir çok tanıdığımız vardır. ben, şahsen milletvekilleri ile sohbetler etmeye eğilimli bir Tarihçi'yim. geçmişte, AP, CHP, TİP, MHP, ANAP, SHP, DSP gibi siyasî partilerin milletvekilleri ile çok rastlaşırdım, sohbetlerimiz olmuştur. basında yer almış milletvekilleri ile ilgili haberleri de izlemişimdir. "Cumhuriyet", "Milliyet", "Hürriyet", "Sabah" gibi gazeteleri, neredeyse otuz beş yıldır okurum.
dünkü Meclis ziyâretim, genel bir izlenim olarak fenâ değildi. Meclis'in yasama ve yürütme kuvvetlerinin merkezi olarak taşıdığı anlamın ve önemin ne kadar fark edildiğini bilmiyorum, ama, Türkiye Cumhuriyeti'nin en önemli merkezî kurumlarından biridir Meclis.
Meclis'teki siyasî partilerin, yeni bir seçime şimdiden muhtaç kaldıklarını fark ettim Meclis'te. bir "erken seçim"in yaklaştığını yazmakta bir sakınca yoktur herhâlde. bir "erken seçim tarihi" yazmak mümkün değildir elbette, ama, "erken seçim"in bir ihtiyaç olduğu bellidir.
Tarihçilik açısından Meclis'in çok önemli özellikleri vardır, Meclis Kütüphanesi ve Meclis Arşivleri, tarihsel gerçeklerimizi öğrenmek ve anlamak açısından çok önemli kaynakları barındırıyor. Meclis Tarihi, Türkiye'nin Tarihi'dir, Türkiye'nin Tarihi'nin merkezlerinden biridir. bendeki Meclis'i izleme tutkusu ve huyu da, Tarihçiliğimden kaynaklanıyor, ve elbette ilkokul yıllarımda tanık olduğum siyasî deneyimlerden, Meclis'in 1973 ile 1980 yılları arasındaki mesâisinden.
Meclis'i ziyâretlerim sürecek gibi, bundan sonra da Meclis'teki sohbetlerime ya da Meclis Grupları'nın toplantılarını izlemeye devam edeceğim, öyle bir izlenim edindim. Meclis'in geleceğinde ben de yaşayacağım belli ki.
SİNAN ÖNER

Saturday, January 28, 2012

Doktor Kemal Derviş'in "Kriz" Karşılaştırması

Doktor Kemal Derviş, İsviçre'nin Davos kentinde her yıl yapılan Dünya Ekonomik Forumu'nda basına bazı düşüncelerini aktarmış. gazetelerde yayınlanan izlenimlerini okudum Derviş'in. Derviş, Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası'nda çeşitli görevler yapmış bir ekonomist. bir süre de, Ecevit Hükümeti sırasında Ekonomi Bakanı olarak çalışmıştı. Doktor Kemal Derviş, IMF ile "stand by" anlaşmaları yapmış, Dünya Bankası ile de kredi anlaşmaları yapmıştı, Türkiye'ye yeni bir ekonomi programı önermiş ve Meclis'e kabûl ettirmişti.
Doktor Kemal Derviş, hâlâ Amerika'da, CHP Milletvekili olarak dört yıl Meclis'te çalıştıktan sonra Amerika'ya döndü, Amerika Birleşik Devletleri'nde ekonomi alanındaki çalışmalarını sürdürdü. Davos'taki toplantılara Doktor Kemal Derviş'in de katılması olumlu bir katılım. Türkiye ekonomisi ile ilgili bir çok bilgiye sahip bir ekonomist olduğu için, Doktor Kemal Derviş'in bir çok devletten ekonomistlerin arasında yer alması faydalı bir katılım.
Doktor Kemal Derviş, Avrupa'daki "para krizi" ve genelde "ekonomik kriz" ya da "ekonomik sorunlar" hakkında izlenimlerini duyurmuş gazetelerde. Derviş, Avrupa'daki "kriz"in Türkiye'yi de etkilediğini ve etkileyeceğini söylüyor. Türkiye ekonomisi ile dünya ekonomisi ve "spesifik" olarak da Avrupa ekonomisi arasında tarihsel ve yaygın bağımlılıklar veya etkileşimler olduğunu Doktor Kemal Derviş'in de kabûl etmesi önemli bir kavrayış. Türkiye ekonomisi ile başka devletlerin ekonomileri arasında farklar olması ile birbirleri ile ilişkilerinin olmadığı yanılgısı farklı şeylerdir. Türkiye, daha Cumhuriyet ilân edilirken, dünya ekonomisi içinde yer almış bir ekonomi idi. meselâ, Sovyet ekonomisi ile Türkiye ekonomisi birbirlerini sürekli etkilemişlerdir, birbirlerine bağımlı ekonomilerdi. Türkiye ekonomisi ile Avrupa ekonomisi de, birbirine bağımlı ekonomiler olarak geliştiler. İkinci Dünya Savaşı, tüm dünyada bir "savaş ekonomisi" getirdi, Türkiye de savaşa katılmadığı hâlde, "savaş ekonomisi" uygulamıştı. daha sonra da, 1945'den 2000'e, Türkiye ekonomisi ile dünya ekonomisinin farklı koşulları veya devlet ekonomileri birbirlerini etkilediler. Türkiye, Avrupa Ekonomik Topluluğu, sonra Avrupa Topluluğu ve sonunda Avrupa Birliği deneyimlerinde yer aldı.
Doktor Kemal Derviş'in Avrupa ekonomisi ile Türkiye ekonomisi arasındaki bağımlılıkları işâret etmesi, herhâlde ekonomistleri olduğu kadar siyaset, hukuk, eğitim ve başka alanlardaki yöneticilerimizi de ilgilendirir.
SİNAN ÖNER

Friday, January 27, 2012

Hava Ulaşımı ve Hava Taşımacılığı

Türkiye'de, hava ulaşımı ve hava taşımacılığı ile ilgili konular son yıllarda daha çok gündemde, havaalanları ve uçakların sayısı çoğaldıkça, havaalanlarının altyapı koşullarında yenilikler yapıldıkça, hava ulaşımından ve hava taşımacılığından daha çok haberdar oluyoruz.
sivil havacılık da, askerî havacılık da, Türkiye'nin güncel konularıdır.
ama, dünyadaki havacılık koşulları ile karşılaştırınca Türkiye'de havacılık hâlâ "azgelişmiş" bir havacılıktır. meselâ, Amerikan Merkezî Haberalma Teşkilâtı'nın (CIA) verdiği bilgilere göre, Amerika Birleşik Devletleri'nde 15 Bin kadar havaalanı vardır. Türkiye'de ise, dünya standartlarına uygun havaalanı sayısı 99 kadardır -bunların arasında askerî havaalanları ve küçük uçaklar için yapılmış küçük havaalanları vardır. Türkiye, ABD'nin beşte biri kadar yüzölçümüne sahip olduğu hâlde, havaalanı sayısının hâlâ bu kadar az olmasını açıklamak olanaksızdır. herhâlde, bundaki ilk etkenlerden biri, meselâ on yıldır, Türkiye'ye, millete küfredenlerin, havacılığa küfredenlerin, havacılık tarihi ile ilgili çalışan tarihçilere küfredenlerin hükümet etmesidir, bunlar elbette yeni havaalanları yapmak yerine, ilk pilotlarımıza hakaret ediyorlar, Sabiha Gökçen gibi ilk pilotlarımızın manevî şahsiyetlerine saldırmayı seçiyorlar, yazık ki!
gene de, Türk Hava Yolları, başka özel havacılık şirketleri, çabalarını sürdürüyorlar. Türk Hava Yolları Şirketi, geçmiş yıllarda özelleştirilirken kârlı bir şirketti, özellikle de dış hat hava ulaşımında Türk Hava Yolları'nın bir ağırlığı vardır. ama, iç hat hava ulaşımı yeterli değildir, 81 ilimizdeki havaalanı sayısı yeterli değildir, havacılık yatırımları da başka devletlerle karşılaştırıldığında komik denecek niceliktedir.
uçak üretimi yapamayan bir ülkedir Türkiye. uçak mühendisleri, pilotlar, teknisyenler yetiştirmekte bazı çabaları vardır, yeni kuşakların havacılığa daha ilgili ve eğilimli olduğunu fark ediyoruz.
Türkiye'de, kargo uçaklar da yeterli değildir, yük taşımacılığı ya da mal taşımacılığı alanında uçakların kullanılması yeterli değildir, kargo uçak taşımacılığı başka devletlerde çok yaygın bir taşımacılık alanıdır.
askerî havacılık da, bazı adımlar atılmasına rağmen, on yıldır yaşadığımız siyasî sefâlet ve ayıplar nedeniyle sorunlar yaşıyor, havacı subaylarımız, havacı generallerimiz hapishanelerde eziyet görüyorlar, Türkiye'nin Hava Kuvvetleri, siyasî yöneticilerin cehâleti ve kasıtlı saldırıları ile yıpranmıştır. gene de, Türk Hava Kuvvetleri'nin havacılık alanındaki çabalarını yadsımak olanaksızdır. Hava Harp Akademileri de, eğitimlerini sürdürüyorlar. Türk Hava Kuvvetleri, Türkiye'nin savunma ve ulaşım gücünün merkezî önemdeki değerleridir.
Ulaştırma Bakanlığı da, siyasî kusurların dışında, mesaisini daha çok demiryolları ve karayollarına yöneltmiş gibidir, Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları, Karayolları Genel Müdürlüğü gibi eski kurumlar, çalışmalarını sürdürüyorlar. ama, Ulaştırma Bakanlığı'nın daha güçlü ve daha ciddî bir yönetici sınıfa ihtiyaç duyduğu da kabûl edilmektedir.
Havacılık alanı ile ilgili bilgi faâliyetleri de sürüyor, akademik yayınlar, dergiler, havacılığın çeşitli konuları ile ilgili kitaplar yayınlanıyor. havacılık, dünyanın yeni icât ettiği ama kısa sürede büyük atılımlar yaptığı bir ulaşım ve taşıma teknolojisi alanıdır. Atatürk'ün deyişi ile "istikbâl göklerdedir", Atatürk'ün deyişi, tüm dünyada gerçekleşmiş bir öngörüdür, tüm dünyanın uyguladığı bir ilkedir. Türkiye'de ise, bu yönde yapacak çok iş vardır, atılacak çok adım vardır.
SİNAN ÖNER

Thursday, January 26, 2012

Rauf Denktaş'ın Ölümü

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, geçen günlerde vefat etti, Denktaş, uzun bir süredir hastaydı. Denktaş'ın ölümü, tüm dünyada yankılandı. dünya devletleri, Denktaş'ın ölümü ile ilgili mesajlar yayınladılar. Rauf Denktaş'ın ne kadar büyük bir devlet adamı olduğu, Kıbrıs Halkı'nın gerçek bir temsilcisi olduğu, Denktaş'a yapılan cenâze törenleri ile kanıtlandı. binlerce, onbinlerce Kıbrıslı, Türkiyeli ve başka milletlerden halk, Denktaş'ın cenâze törenlerinde yer aldılar. Kuzey Kıbrıs'ta ve Türkiye'de, Denktaş'ın ölümü nedeniyle yas ilân edildi.
Rauf Denktaş, 1974'de, Ecevit'in yönettiği Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında kurulan Kıbrıs Türk Federe Devleti Kurucu Cumhurbaşkanı olarak, 1983'de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni ilân edinceye kadar dünya politikasında Kıbrıs Türk Halkı'nı temsil etti, Birleşmiş Milletler'de, Kıbrıs Rum Devleti yöneticileri ile diplomasi yaptı, dünya gündeminde önemli bir yer edindi.
Rauf Denktaş, "Kıbrıs Barışı"nın kurucu liderlerindendi.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreterleri, Kurt Waldheim, Perez De Cuellar, Butros Gali, Kofi Annan ve son olarak da Ban Kee Moon ile mesai yapmıştı Denktaş. Rauf Denktaş, bir Hukukçu idi, Londra'da hukuk eğitimi almıştı, sonra Kıbrıs'ta bir süre Başsavcılık görevi de yürütmüş, daha sonra siyaset yapmak zorunda kalmıştı.
Rauf Denktaş'ın oğlu Serdar Denktaş da bir süre Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı olarak siyasette yer almıştı.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş görevini önce Mehmet Ali Talât'a, sonra da Derviş Eroğlu'na devretti. "Kıbrıs Barışı"nın korunması için Birleşmiş Milletler'de Genel Sekreter Ban Kee Moon ile mesai ödevini Derviş Eroğlu yapıyor bugün.
Derviş Eroğlu, Denktaş'ın vefatının ardından New York'a gitti, New York'da Ban Kee Moon ve Rum Lider Hristofyas ile bir araya geldi, Denktaş'ın anısına saygılarını kanıtladılar.
Rauf Denktaş'ın ölümü ile ben de otuz beş yıldır yakından izlediğim komşu devletin liderini, konuşmalarını, yazılarını, konferanslarını, törenlerde yaptığı konuşmalarını ve BM'deki resmî toplantıları ile ilgili haberlerini izlediğim Rauf Denktaş'ı yitirmiş oldum. Rauf Denktaş ile tanışmadık ama, meselâ Cumhuriyetçi Türk Partisi Lideri Merhûm Özker Özgür ile tanışmıştık, Denktaş'ın yakın arkadaşlarından biriydi Özker Özgür.
Rauf Denktaş'ın ailesine, dostlarına, Kıbrıslı arkadaşlarına, Türkiye'deki arkadaşlarına başsağlığı dilerim; Denktaş'ın danışmanlığını yıllarca yürütmüş Profesör Mümtaz Soysal bana da konferanslar vermiş bir Profesör'dür, Profesör Mümtaz Soysal'a, yakın dostu Süleyman Demirel'e, yakın dostu Deniz Baykal'a, yine yakın dostu olarak saydığım Devlet Bahçeli'ye de başsağlığı dilerim. Denktaş'ı cenâze törenlerinde yalnız bırakmayanlar arasında, CHP Lideri Baykal, MHP Lideri Bahçeli, DSP Lideri Masum Türker de vardı. Türkiye'nin çok sevdiği bir insandı Rauf Denktaş.
SİNAN ÖNER

Tuesday, January 24, 2012

Sabih Kanadoğlu'nun Mersin'deki Konferansı

Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Mersin Ticaret ve Sanayi Odası'nda, Atatürkçü Düşünce Derneği'nin konuğu olarak, "Uğur Mumcu'dan Bugüne Türkiye" konulu bir konferans verdi. Sabih Kanadoğlu'nun konferansını ben de izledim, 24 Ocak 1993'ün yıldönümünde, Mersin Opera ve Balesi solistleri Levent Yetkin, Onur Polat ve Gülden Berber de, konferans öncesi, Ahad Askar'ın yönetiminde halk türküleri söylediler.
Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, konferansında, Uğur Mumcu'nun hukukçu ve gazeteci özelliklerini anlattı, daha sonra da, Türkiye'nin yaşadığı hukuk konularını, Anayasa tartışmalarını, tarihsel bağlamı ile izleyicilerine anlattı. Sabih Kanadoğlu, Türkiye'deki anayasa deneyimlerini ele aldığı konferansında, farklı dönemlerde hazırlanmış anayasaları karşılaştırdı, bugünkü anayasa tartışmaları ile ilgili izlenimlerini açıkladı.
Sabih Kanadoğlu'nun konferansını hazırlayan Atatürkçü Düşünce Derneği Mersin Şubesi Başkanı Fikret Babuş da, konferans öncesi bir konuşma yaptı, Uğur Mumcu'yu andı, Sabih Kanadoğlu'na teşekkür etti.
Fikret Babuş, Uğur Mumcu ile 12 Mart 1971 Muhtırası sonrasında aynı davada yargılandıklarını söyledi.
Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu da, savcılık ve başsavcılık yaptığı dönemlerden örnekler getirdi konuşmasında, 1961 Anayasası'nın hazırlandığı koşulları izleyicilerine hatırlattı, hukuk, siyaset ve kültür alanlarının birbirleri ile ilişkilerini, etkileşimlerini anlattı.
Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'nun "Uğur Mumcu'dan Bugüne Türkiye" konulu konferansına yurttaşlar ilgi gösterdiler, konferans salonunda ayakta bile yer kalmamıştı.
ben de, hukukçu bir ailenin evlâdı olarak, hem de bir hukuk tarihçisi olarak izledim Sabih Kanadoğlu'nun konferansını.
SİNAN ÖNER

Monday, January 23, 2012

Uğur Mumcu'yu 2012'de Anmak

"Cumhuriyet" Gazetesi Yazarı, Hukukçu Uğur Mumcu'yu vefatının 19. Yılı'nda törenlerle anıyoruz. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı, Uğur Mumcu'yu anma törenleri hazırlıyor her yıl, bir hafta süreyle, Uğur Mumcu tüm yurtta ve başka ülkelerde anılıyor. Uğur Mumcu'nun kitapları yeniden yayınlanıyor, Uğur Mumcu yaşıyormuş gibi okurları, dostları, arkadaşları, öğrencileri, salonlarda, alanlarda biraraya geliyorlar.
Uğur Mumcu, 1941'de doğmuştu, Hakkı Şinasi Bey ile Nadire Hanım'ın oğulları idi. Kırşehir'de geçen ilk yıllardan sonra Ankara'ya taşınmıştı Uğur Mumcu ve ailesi. Uğur Mumcu, Ankara Hukuk Fakültesi'nde hukuk eğitimi aldı, daha sonra Ankara Hukuk Fakültesi'nde Profesör Tahsin Bekir Balta'nın asistanı oldu. 1962'de yazdığı "Türk Sosyalizmi" makalesi, Uğur Mumcu'nun yayınlanmış ilk yazısı idi.
"Cumhuriyet" Gazetesi, Nadir Nadi'nin yönetimindeydi, İlhan Selçuk, Oktay Akbal, Melih Cevdet Anday, Fikret Otyam gibi yazarlar, "Cumhuriyet"te yazıyorlardı. Uğur Mumcu'yu da "Cumhuriyet"e dâvet etmişlerdi yıllar sonra. "Gözlem" başlığı ile köşe yazıları yazmaya başladı Uğur Mumcu, aynı zamanda "Cumhuriyet"in Ankara Bürosu'nda muhabirlik ve yöneticilik yapmaya başladı.
"Cumhuriyet" Gazetesi, 12 Mart 1971 Muhtırası sonrasında bir bunalım yaşamıştı, bu sırada Uğur Mumcu askerlik ödevini yaptı, "Sakıncalı Piyade" eseri, bu yıllarda geçen bir eserdir. 1973'de, Ecevit Hükümeti kurulduktan itibâren, Uğur Mumcu da, "Cumhuriyet" Gazetesindeki "Gözlem" köşesinden okurlarına seslendi, vefat ettiği 24 Ocak 1993 tarihine kadar. kısa bir süre "Milliyet" Gazetesi'nde de "Gözlem" köşesinde yazmıştı Uğur Mumcu.
Uğur Mumcu, "Cumhuriyet"te, hemen her gün yazmaktaydı. ayrıca, muhabirlik de yapıyordu Uğur Mumcu, yolsuzluklar, davalar, siyasî konular, dış politika konuları, şiddet gibi konularda haberler de hazırlıyor, "Cumhuriyet"te yayınlıyordu.
Uğur Mumcu, hukukçu özelliği ile ele aldığı konuları ayrıntılarına kadar çözümlüyor, olay ve karakter çözümlemeleri yapıyordu, Uğur Mumcu, gazetecilikte yenilikler yapmış, gazetecilik bilimi ve sanatına yeni icâtlar ve yeni özellikler getirmişti. Uğur Mumcu, günlük tepkileri de yazılarında sindiriyor, günlük tepkilerden siyasî makaleler üretiyordu.
Uğur Mumcu'nun "Gözlem" köşesi, Türkiye tarihinin ve dünyadaki olayların bir anlatımı, bir raporu, yazarın bilincindeki tepkimelerin bir karışımı idi sanki.
Uğur Mumcu'nun "Cumhuriyet" Gazetesi'ndeki "Gözlem"i ile yaşamak, 1973'lerden 1993'e, Türkiye'de yaşayan aydınların, üniversitelilerin, profesörlerin, milletvekillerinin, subayların bir alışkanlığı olmuştur, bir huyu, bir yeteneği, bir özelliği, bir çabası olmuştur. Uğur Mumcu'nun yazılarını okumadan güne başlayamayan binlerce, onbinlerce insan vardı, hatta cenaze törenlerinde gördük ki, yüzbinlerce, milyonlarca insan Uğur Mumcu'yu okurlarmış.
Uğur Mumcu, "Cumhuriyet" Gazetesi'nde, Nadir Nadi, İlhan Selçuk, daha sonraları da, Ergun Balcı, Abdülkadir Yücelman, Hıncal Uluç, Ali Sirmen, Neclâ Seyhun, Atilla Dorsay, Selmi Andak, Hikmet Çetinkaya gibi yazarlarla, Türkiye'nin siyasetine, sporuna, sanatına, diplomasi faâliyetlerine yön vermiş, liderlik yapmış bir gazeteciydi.
"Cumhuriyet" Gazetesi, Mustafa Kemal Paşa'nın önerisi ile Yunus Nadi tarafından kurulmuş bir gazete idi. bugün hâlâ yayınlanıyor "Cumhuriyet" Gazetesi, ama, Nadir Nadi de, İlhan Selçuk da, Uğur Mumcu da, başka bir çok deneyimli "Cumhuriyet" yazarı da yoklar, kitaplarıyla yaşıyorlar gazetede.
Uğur Mumcu, "Cumhuriyet" Gazetesi ile sanki birmiş gibi yaşamıştı, ama, bir açıdan, Uğur Mumcu "bağımsız" bir insandı, "bağımsız" bir yazardı, zaten kitaplarını uzun yıllar "Tekin Yayınevi" yayınlamıştı. Uğur Mumcu, bir açıdan "Cumhuriyet" Gazetesi ile birmiş gibi yazılar yazarken, bir açıdan da, gazetenin ötesine geçen bir sosyal liderlik çabası vardı. meselâ, 1986'larda, "Sosyalist Parti Tartışmaları"na katılırken, Uğur Mumcu, tıpkı eski TİP Lideri Mehmet Ali Aybar ya da Hukukçu Halit Çelenk gibi, "bağımsız" bir sosyalist lider olarak yazmıştı, konferanslara katılmıştı. Uğur Mumcu, siyasî partilerle ilgili yazmaktan hoşlanırdı, siyasî habercilikte ustalaşmıştı, ama, siyasî bir partinin yöneticisi gibi yazmamıştı hiç, hâlbuki siyasî partilerin yönetimlerini en çok etkileyen yazarlardan biri Uğur Mumcu idi. Uğur Mumcu, Türk Ceza Yasası'nın 141., 142. ve 163. Maddeleri'nin değiştirilmesi için en çok çaba harcamış gazetecilerden biriydi, bir Hukukçu olarak da bu konuyu öncelikli olarak ele alıyordu. bu yönde atılmış adımları ilk destekleyen Uğur Mumcu olmuştur, meselâ, 1987'de Doktor Nihat Sargın ve Haydar Kutlu'nun Türkiye Birleşik Komünist Partisi'ni kurmak amacı ile Türkiye'ye geldiklerinde basında en büyük desteği Uğur Mumcu ve "Cumhuriyet" Gazetesi Ankara Bürosu vermişti, "Cumhuriyet" Gazetesi "TBKP Davası"nı sürekli izlediği gibi, Doktor Nihat Sargın ile Haydar Kutlu'nun "Savunmalar"ını sürekli yayınlamıştı. Uğur Mumcu da, "Cumhuriyet"teki "Gözlem" köşesinde "TBKP Davası" ile ve Türk Ceza Yasası'nın 141., 142. ve 163. Maddeleri ile ilgili sürekli yazılar yazmıştı. sonunda, Başbakan Turgut Özal'ın da onaylaması ile, Meclis'te, Türk Ceza Yasası'nın 141., 142. ve 163. Maddeleri kaldırılmış, Cumhurbaşkanı Kenan Evren de bunu onaylamıştı.
Uğur Mumcu, yolsuzluklar ile ilgili muhabirlik yaparken de, "bağımsız" bir gazetecilik çizgisi izlemişti. şiddetten arınmış bir Türkiye için de en çok çaba harcamış yazarlardan biriydi Uğur Mumcu. "Terörsüz Özgürlük", "Çıkmaz Sokak", "Bir Pulsuz Dilekçe" ve başka kitaplarında, şiddetten arınmış bir Türkiye'nin nasıl kurulacağını tartışmıştı.
Uğur Mumcu'nun 24 Ocak 1993'de bir suikast ile ölmesi, Uğur Mumcu'nun eserlerinin de öldüğü anlamına gelmiyor! Uğur Mumcu, yayınlanmış onlarca kitabı ile yaşıyor, gazetecilik alanında yaptıklarının ne kadar anlamlı, doğru ve yararlı olduğu da çoktan kanıtlandı. Uğur Mumcu'nun neden öldürüldüğü sorusu, hâlâ sorulan bir soru, Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı, bu konuda kitaplar yayınlamıştı, suikast ile ilgili bilgileri bir araya getirmişti. Uğur Mumcu'ya yapılan saldırıya Türkiye'nin verdiği tepkiyi de hatırlamalıyız. Türkiye'nin tüm bölgelerinde, kentlerinde, kasabalarında, Uğur Mumcu'ya yapılan saldırıya yanıt olarak yürüyüşler, mitingler, toplantılar yapılmış, cenaze töreni de Ankara'da yüzbinlerce insanın katıldığı bir tören olmuş idi. Uğur Mumcu'nun suikast ile ölmesi, Türkiye'yi siyasî bir bunalıma sürüklemişti, DYP-SHP Hükümeti istifânın eşiğine kadar gelmiş, suikastten kısa bir süre sonra Cumhurbaşkanı Turgut Özal da ölmüş, aynı yıl Temmuz Ayı'nda Sivas'ta Aziz Nesin ve arkadaşlarına saldırılmış, 37 yurttaş -aralarında şairler, yazarlar, tiyatrocular, müzisyenler de vardı- vefat etmişti. bu sürede, Profesör Erdal İnönü siyaseti bırakmış, Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı olmuş, ülkede erken seçimler ardı ardına yapılmış, siyasî bunalımlarla güvenlik sorunları aynı anda Türkiye'yi yıpratmıştı. Uğur Mumcu'nun suikast ile ölmesinden fayda umanlar, bir ölçüde amaçlarına ulaştıklarını sanırken -ülke istikrarsızlaşmıştı-, kısa bir süre sonra Ecevit'in yeniden siyaset sahnesine geldiğini görmüşler, Ecevit'in Başbakanlığı'nda "koâlisyon" hükümetleri kurulunca, başka suikast arayışlarına girmişler, "Cumhuriyet" Gazetesi Yazarı, Profesör Ahmet Taner Kışlalı'ya saldırmışlar, Kışlalı'yı şehit etmişlerdi. Ecevit, ülkeyi şiddetten ve yolsuzluklardan arındırma yönünde hükümet olmuş, uzun bir süre de Başbakanlık yapmıştı.
Uğur Mumcu, bir açıdan 1993'de vefat etmiş bir insandı, ama, başka bir açıdan "hiç ölmedi", yaşadı, hâlâ da yaşıyor. Uğur Mumcu'nun eşi Güldal Mumcu da, Cumhuriyet Halk Partisi'nden, 2007'de İzmir Milletvekili seçildi, 2011 Seçimleri'nde yine CHP İzmir Milletvekili seçildi. Uğur Mumcu, eşi Güldal Mumcu'nun şahsında yaşıyor, Meclis'i yönetiyor, Cumhuriyet Halk Partisi'nde yaşıyor. Uğur Mumcu, "Cumhuriyet" Gazetesi'nde de yaşıyor, "Gözlem" köşesinin yerinde köşe yazıları yazan Mustafa Balbay'ın şahsında yaşıyor, asistanlık yaptığı Ankara Hukuk Fakültesi'nde yaşıyor.
Uğur Mumcu ile çeşitli konferanslarında, toplantılarında rastlaşmış ya da bir araya gelmiş biri olduğum için, Uğur Mumcu'nun yazdıklarının çoğunu yayınlandığı tarihlerde okumuş bir Tarihçi olduğum için, bende de yaşıyor Uğur Mumcu, şiirlerimde yaşıyor, romanlarımda yaşıyor, makalelerimde yaşıyor, hatta belki ben değilim de Uğur Mumcu'dur bende yaşayan. ben belki lise yıllarımda yazılar yazdığım Cağaloğlu'nda bir yerde ya da üniversite yıllarımda yazılar yazdığım Yalova'da, ya da belki Boğaziçi Üniversitesi'nin bahçesinde bir yerde, buharlaşmışımdır, Uğur Mumcu doğmuştur belki bende, benmişim gibi bende yaşamıştır, tarih araştırmaları yapmıştır, tarih kurumlarında çalışmıştır, sinemacılarla, şairlerle, politikacılarla düşüp kalkmıştır, sonra Meclis'te eşi Güldal Mumcu'yu ve CHP'li arkadaşlarını ziyâret etmiştir, sonra belki Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı'na uğramıştır, ben gibi, bendeki yaşayışında, Kırgızistan İsyanı ve Bakiyev Darbesi ardından Kırgızistan'a gitmiştir benmişim gibi, Gürcistan'daki Darbe ardından Tiflis'e gitmiştir benmişim gibi, Uğur Mumcu bende de yaşıyor, benmişim gibi yaşadıklarımı hatırladığımda fark ediyorum ki.
Uğur Mumcu, Türkçe'yi çok seven bir yazardı, Türkçe okumaktan ve yazmaktan da çok hoşlanıyordu. bu açıdan da, benzeriz birbirimize, Türkçe ile bir sorunu olmayan bir yazardır Uğur Mumcu, Türk Dil Kurumu'ndan bahsetmeyi çok severdi belki bu yüzden.
Uğur Mumcu'nun tarihçilik mesleğine de sempatisi olduğunu okurları bilirler, Türk Tarih Kurumu'ndan bahsetmekten de hoşlanırdı Uğur Mumcu. Uğur Mumcu'nun çok arkadaşı vardı, arkadaşları arasında tarihçilerin özel bir yeri vardır.
Uğur Mumcu, 52 yıl yaşadığı dünyada, sanki yüzyıllarca yaşamış gibiydi, Uğur Mumcu, "insanlığın tarihi"ni 52 yılda yeniden yaşamış gibiydi; Uğur Mumcu hakkında 24 Ocak 2012'de bir çok kentte bir çok yurttaş düşüncelerini, hatıralarını anlatacaklar, Uğur Mumcu hakkında konuşmanın "insanlığın tarihi" hakkında konuşmak gibi "sonsuzca" çoğalan bir konuşma olacağını anlayacaklar. Uğur Mumcu, Mustafa Kemal Atatürk'ten bugüne, Türkiye Halkı'nın yetiştirdiği en önemli liderlerden biridir, 20. Yüzyıl'da, İkinci Dünya Savaşı ardından yetişen kuşağın en önemli temsilcisidir. Uğur Mumcu'nun 1962'de yayınladığı ilk yazısı "Türk Sosyalizmi"nden 1993'e kadar yayınladığı yazıları, Uğur Mumcu'nun dünyada da benzeri az bir yazar olduğunu kanıtlar, dünyayı değiştirmiş liderlerden biridir Uğur Mumcu.
SİNAN ÖNER

Sunday, January 15, 2012

Nâzım Hikmet Ran, 110 Yaşında

Şair, Yazar, Romancı, Gazeteci, Çevirmen, Oyun Yazarı, Senarist, Ressam, Siyasetçi Nâzım Hikmet Ran, 110 Yaşında. 1902'de Selânik'te doğan Nâzım Hikmet, 1963'de Moskova'da vefat etmişti. 2012 Yılı, Nâzım Hikmet'in 110. Doğum Yıldönümü.
Nâzım Hikmet Ran, Hikmet Bey ile Celile Hanım'ın evlâdı idi. Nâzım Hikmet'in Dayısı, Atatürk'ün sınıf arkadaşı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucularından Ali Fuat Cebesoy idi. Nâzım Hikmet'in Büyükbabası İsmail Fazıl Paşa da, Atatürk'ün harp okulunda öğretmeni ve aile dostu idi. Nâzım Hikmet'in bir kuzeni Şair Oktay Rıfat idi. Nâzım Hikmet'in gençlik arkadaşları arasında, Vâlâ Nurettin, Şevket Süreyya, Necip Fazıl, Yakup Kadri, Muhsin Ertuğrul, Münir Nurettin Selçuk, Zekeriya Sertel vardı.
Nâzım Hikmet Ran, Osmanlı Bahriye Mektebi'nde okumuştu, ama, Birinci Dünya Savaşı sırasında okulu bırakmak zorunda kalmıştı, daha sonra İstanbul'da şiir yazmaya başladı, Mevlevî ve Bektaşî Tekkeleri'nde dersler aldı, âyinlerde yer aldı, 1917 Sovyet İhtilâli'nden etkilendi, 1919'da başlayan Kurtuluş Savaşı'na katılmak için Ankara'ya doğru harekete geçti, arkadaşı Vâlâ Nurettin ile Kastamonu'da, İnebolu'da kaldı, ama sonra Kafkasya üzerinden Moskova'ya gitmeyi seçtiler, Ankara'da kurulmuş Meclis Hükümeti ile de sürekli haberleşiyordu Nâzım Hikmet, Dayısı Ali Fuat Paşa da Garp Cephesi Komutanlığı yapmıştı.
Nâzım Hikmet Ran, Sovyet Rusya'da beş yıl kadar yaşamıştı, 1920 ile 1925 arasında, Sovyetler Birliği'nin kurucu Başkanı Vladimir Lenin'in vefatının ardından Türkiye'ye gelmeye karar vermişti, eşi Lena ile Kafkasya üzerinde Türkiye'ye geçmek için yaptıkları yolculuk sırasında Lena hastalandı, vefat etti, Nâzım Hikmet Ran, yalnız başına Batum'a, oradan da Hopa'ya geldi. 1925'den 1938'de Atatürk'ün vefatına kadar İstanbul'da yaşamıştı Nâzım Hikmet Ran, bu yıllarda kitapları yayınlandı, "millî şair" olarak kabûl edildi, şiirleri, oyunları, romanları, destanları, makaleleri yayınlandı.
Nâzım Hikmet Ran, 1938'de, "Harp Okulu Davası" ve "Donanma Davası" gibi "siyasî davalar"da yargılandı, Atatürk'ün vefatının ve İkinci Dünya Savaşı'nın hemen öncesindeki dünya koşullarının da etkisi ile, 1938 ile 1950 arasında 12 Yıl hapishanede kaldı. Nâzım Hikmet Ran, 1950'de Demokrat Parti Hükümeti tarafından özel bir yasa ile serbest bırakıldı, kısa bir süre sonra da Türkiye'den önce Romanya'ya, sonra da Sovyetler Birliği'ne gitti, Moskova'da yerleşti, 1963'de vefatına kadar Moskova'da yaşadı. Nâzım Hikmet Ran, 1950 ile 1963 arasında, dünyanın farklı ülkelerine geziler yaptı, uluslararası konferanslarda yer aldı, kitaplarını farklı dillerde yayınladı.
Nâzım Hikmet Ran, Lena, Nüzhet Hanım, Piraye Hanım, Münevver Hanım, Doktor Galina ve Vera Tulyakova ile evlendi, Dayı Kızı Münevver Hanım'dan oğlu Mehmet doğdu, Piraye Hanım'ın oğlu Memet Fuat da Nâzım Hikmet'in üvey oğlu idi.
Nâzım Hikmet Ran, 1919'da Lenin'in kurduğu Komintern'e bağlı idi, 1919 ile 1943 arasında. daha sonra da, dünyadaki sosyalist, sosyal demokrat, liberal, demokrat akımlarla ve hükümetlerle ilişkilerini sürdürdü, Dünya Barış Konseyi'nce Dünya Barış Ödülü'ne lâyık görüldü, Pablo Neruda, Louis Aragon ve Nicolas Guillen ile. Nâzım Hikmet Ran, "Memleketimden İnsan Manzaraları", "Şeyh Bedrettin Destanı", "Benerci Kendini Niçin Öldürdü?", "Ferhat ile Şirin", "Kafatası", "Yolcu", "Ocak", "Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim", "Kan Konuşmaz", "Yeşil Elmalar", "Lale Devri", "Saman Sarısı", "Piraye'ye Mektuplar", "Kemal Tahir'e Mektuplar" gibi eserler yarattı. Türkçe'de, Nâzım Hikmet Ran'ın bütün eserleri, farklı yayınevlerince, çeşitli tarihlerde yayınlanmıştı. Nâzım Hikmet Ran'ı anlatan biyografik eserler de, farklı dillerde yayınlandı, Kemal Sülker'in, Rady Fish'in, Aydın Aydemir'in, Aziz Nesin'in, Memet Fuat'ın, Ekber Babayev'in Nâzım Hikmet Ran'ı anlatan biyografileri yayınlandı.
Nâzım Hikmet Ran, Paris, Budapeşte, Bükreş, Varna, Sofya, Varşova, Prag, Bratislava, Berlin, Leipzig, Taşkent, Leningrad, Gorki, Bakû, Kahire, Havana, Tanganika, Batum gibi kentlere geziler yaptı, gezip kaldığı kentlerde şiirler yazdı.
Nâzım Hikmet Ran, Küba Devrimi'nin hemen ardından Küba'yı, Başkan Fidel Castro'yu ziyâret etmişti, Nâzım Hikmet Ran'ın vefat etmeden önceki son uzun yolculuğu Küba'ya yaptığı yolculuk idi.
Nâzım Hikmet Ran, şiir, tiyatro, sinema, öykü, masal, roman, gazetecilik, destan, resim gibi farklı sanat türlerinde eserler yaratmış bir insandı. Nâzım Hikmet Ran'ın Türkçe'de ve Türk Şiiri'nde yaptığı yenilikler, günümüze kadar etkileyici olmuştur.
Nâzım Hikmet Ran'ın öğrencileri arasında, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Yaşar Kemal Göğceli, Aziz Nesin, Sabahattin Âli, Orhan Veli Kanık, Semiha Berksoy, Ahmed Arif, Enver Gökçe, Arif Damar, Yevgeni Yevtushenko, Abidin Dino, Oktay Fırat, Melih Cevdet Anday gibi usta yazarlar, şairler, ressamlar, oyuncular vardır.
Nâzım Hikmet Ran, 110 Yaşında, Türkiye de, Rusya da, Nâzım Hikmet Ran'ın 110. Yaş'ını kutluyor.
SİNAN ÖNER

Friday, January 13, 2012

Adana'da 5. Çukurova Kitap Fuarı

Adana'da, 5. Çukurova Kitap Fuarı açıldı, çeşitli yayınevleri fuarda standlar açtılar, yayınladıkları kitapları sergiliyorlar.
5. Çukurova Kitap Fuarı'nda konferanslar, toplantılar var, bir çok şair ve yazar, 5. Çukurova Kitap Fuarı'nın konuğu. konuk şair ve yazarlar arasında, Nazlı Eray, Ataol Behramoğlu, Sönmez Targan, Aydın Ilgaz, Mehmet Güler, Seyyit Nezir, Aydın Şimşek, Turhan Günay, Askeri Öner, Behçet Çelik, Faruk Duman gibi öykücü, romancı ve şairler var. 5. Çukurova Kitap Fuarı'nda, Can, Çınar, Broy, Evrensel, SODEV, Final Dershanesi, Sınav Dershanesi, Yapı ve Kredi, Bilgi Yayınevi, Nesin Yayınevi, Tarih Vakfı gibi yayınevlerinin standlarında kitaplar sergileniyor.
5. Çukurova Kitap Fuarı'nda Profesör Server Tanilli'yi anma toplantısı da, yapılacak toplantılardan biri.
Adana ve çevre illerden 5. Çukurova Kitap Fuarı'na ilgi çok, ilk, orta ve yüksek öğretim öğrencileri, öğretmenler, kitap fuarını ziyâret ediyorlar.
TÜYAP'ın hazırladığı 5. Çukurova Kitap Fuarı'nı kutlarım, fuara katılan yayınevlerine ve fuarı ziyâret eden okurlara da teşekkür ederim, Adana kentimizin böyle bir kitap fuarı ile ödüllendirilmesi harika bir çabadır.
SİNAN ÖNER 

Monday, January 9, 2012

Şair Cemal Süreyâ'nın Hatırası

Şair Yazar Cemal Süreyâ, 9 Ocak 1990'da vefât etmişti, yirmi iki yıl önce. Cemal Süreyâ'yı saygı ile anıyorum, Cemal Süreyâ'nın dostlarına, okurlarına da iyi anma toplantıları, iyi hatırlamalar dilerim.
Cemal Süreyâ ile lise yıllarımda tanışmıştık, bir süre edebiyat sohbetleri hazırladığı Kadıköy Gençlik Kitabevi'nde, hemen her ay görüşürdük, sohbet ederdik. Necati Cumalı, Mehmed Kemal, Behzat Ay, Profesör Cahit Tanyol gibi yazarlarımızı konuk etmişti Cemal Süreyâ, sohbetlerde Cahit Kayra, Ece Ayhan, İsmet Kemal Karadayı gibi bürokratlar, eski bakanlar, yazarlar da yer alırlardı.
Cemal Süreyâ, "Şapkam Dolu Çiçekle" kitabını henüz yayınlamıştı, ben de kitabı okumuştum. "Şapkam Dolu Çiçekle" kitabında, Cemal Süreyâ, şiir, roman, öykü, felsefe, tarih alanlarında düşüncelerini yazmıştı.
daha sonra, Cemal Süreyâ ile bir türlü buluşamadık, farklı kentlerde yaşıyorduk, ben Yalova'dayken, Cemal Süreyâ, 9 Ocak 1990'da vefât etmişti, "Sevda Sözleri"nde bir araya getirdiği tüm şiirleri, yıllarca çantamda, ellerimde, kitaplığımda idi. Cemal Süreyâ'nın şiirleri, "İkinci Yeni Akımı" sırasında yazdıkları ve sonra yazdığı şiirler, şiirimizde hem bir okul işlevi görmüştür, hem de şiirlerinde, şiirsel yeniliklerin ve icâtların Cemal Süreyâ'nın şairliğinde nasıl bürünümler kazandıklarını fark ederiz.
Cemal Süreyâ, aynı zamanda iyi bir yazardı, bir denemeci, bir makaleci idi, bir çevirmendi, roman ve şiir çevirileri gibi, tarih ve ekonomi çevirileri de çok önemli eserlerdir. Cemal Süreyâ, "99 Yüz" kitabında yazdığı "portre"lerle de çok okunmuş bir "biyograf" idi. Cemal Süreyâ, Flaubert'in "Education Sentimentale" kitabını "Gönül Ki Yetişmekte" başlığı ile Türkçe'ye çevirmiş, Lenin'in "Imperialism" kitabını da "Emperyalizm" başlığı ile Türkçe'ye çevirmişti.
Cemal Süreyâ, Maliye Bakanlığı'nda yıllarca müfettişlik yapmış bir Maliye bürokratı idi aynı zamanda, Darphane Genel Müdürlüğü'nde bir süre Genel Müdür olarak da çalışmıştı. Cemal Süreyâ, Ankara'da, Mülkiye'de okumuştu, bugünkü adıyla Siyasal Bilgiler Fakültesi mezûnu idi. Cemal Süreyâ, "ölünceye kadar" Mülkiyeli kalmıştı, Mülkiye'den hiç kopmadan yaşadı, Mülkiye'yi hiç yadsımadı.
Cemal Süreyâ'nın dostları ile, arkadaşları ile, okurları ile çok vaktim geçmişti, bir dostu da Merhûm Cumhuriyet Savcısı Avukat Şair İsmet Kemal Karadayı idi, Karadayı ile Cemal Süreyâ tanıştırmıştı beni de, sonra yakın dost olmuştuk, bana kitaplarını verirdi daha ilk yayınlandıklarında, toplantılarına, sohbetlerine dâvet ederdi, İsmet Kemal Karadayı. Cemal Süreyâ'nın bir dostu da, Edip Cansever'di, tıpkı Turgut Uyar gibi, ama iki büyük şairimizle de tanışamadık, "erken"den terk etmişlerdi dünyayı. ama, Arif Damar'la, çok sohbet etmiştik, Cemal Süreyâ'yı anlamak için çok çaba harcayan eleştirmenler, şairler, yazarlar arasında da tanıdıklarım vardı.
Cemal Süreyâ, "Papirüs" Dergisi'nin de yayıncısı idi, şiirimize dergiler ile yenilikler getirmek, Cemal Süreyâ'nın hoşlandığı bir gelenek idi. geçmişte, "Serveti Fünûn" ya da "Fecr-i Atî" gibi dergilerle şiirimiz zenginleşmiş idi. sonra, "Yaprak", "Yeni Ufuklar", "Atsız Mecmuâ", "Ülkü", "Varlık", "Sanat Emeği", "Milliyet Sanat", "Hürriyet Gösteri", "Adam Sanat", "Broy", "Temmuz", "Edebiyat ve Eleştiri", "İnsancıl", "Kıyı" gibi şiir ve edebiyat dergileri yayınlanmıştı, çoğunda Cemal Süreyâ vardı ya da Cemal Süreyâ'nın arkadaşları, okurları vardı, "Papirüs" de, şiir ve edebiyat dergiciliği tarihimizde saygın bir yer edinmişti.
Cemal Süreyâ, Türkçe'nin ustası idi, Türkçe'yi şiirde, çeviride en iyi kullanan şairlerimizden biriydi. Cemal Süreyâ'yı hatırlarken, bir öğrencisi ve bir arkadaşı olduğum için seviniyorum, ne mutlu Cemal Süreyâ'nın dostlarına, arkadaşlarına, öğrencilerine, okurlarına, ne mutlu Türkçe'ye, ne mutlu Cemal Süreyâ'nın şairi, yazarı, maliyecisi, müfettişi, yurttaşı, çevirmeni, yayıncısı olduğu Türkiye'ye!
SİNAN ÖNER

Blog Archive

About Me

My Photo
Turkey
Historian, Poet, Translator, Novelist, Cinema Writer