Monday, March 5, 2012

Rusya'da, Vladimir Putin Yeniden Başkan

Rusya'da bugün -4 Mart 2012- Başkanlık Seçimleri vardı. Rusya Başkanlığı için, Vladimir Putin, Gennady Zyuganov, Sergei Mironov, Vladimir Jirinovsky ve Prokhorov yarıştılar. Rusya'daki seçimlerde herhângi bir olay olmadığı açıklandı. ilk sonuçlara göre, Vladimir Putin, % 65 kadar oy kazanmış, Zyuganov, % 17 kadar oy kazanırken, Jirinovsky, % 6,5, Prokhorov, % 7 ve Mironov da, % 4 kadar oy kazanmış, oy sayımları hâlâ sürüyor.
Putin ve Medvedev, Moskova'da toplanan binlerce seçmenlerine bir kutlama konuşması yaptılar, Russia 24 kanalında Putin ile Medvedev'in konuşmaları yayınlandı. Putin ve Medvedev, Rusya yurttaşlarına teşekkür ettiler konuşmalarında.
Zyuganov, Mironov, Jirinovsky ve Prokhorov da ilk sonuçlar açıklanırken, demeçler verdiler, ilk değerlendirmelerini yaptılar.
Rusya'daki Başkanlık Seçimleri'nin ilk sonuçları -şimdiye kadar % 60 kadar oy sayılmıştı-, bana sürpriz olmadı. DUMA Seçimleri'nde Birleşik Rusya Hareketi'nin kazandığı oylar, Putin'in Başkan seçileceğini göstermekteydi.
bu hafta, Rusya'da yeni bir yönetimin kurulacağı bir hafta olacak, yeni hükümet ve yeni kabine de, bir süre sonra kurulmuş olacak.
Rusya Halkı'nı, Rusya Başkanlığı'nı ve Rusya Hükümeti'ni kutlarım; Rusya Federasyonu'nun, parlamenter demokrasiyi ve seçimli katılım rejimini sağlamlaştırdığı bir Başkanlık Seçimi yapıldı.
SİNAN ÖNER

Saturday, January 28, 2012

Doktor Kemal Derviş'in "Kriz" Karşılaştırması

Doktor Kemal Derviş, İsviçre'nin Davos kentinde her yıl yapılan Dünya Ekonomik Forumu'nda basına bazı düşüncelerini aktarmış. gazetelerde yayınlanan izlenimlerini okudum Derviş'in. Derviş, Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası'nda çeşitli görevler yapmış bir ekonomist. bir süre de, Ecevit Hükümeti sırasında Ekonomi Bakanı olarak çalışmıştı. Doktor Kemal Derviş, IMF ile "stand by" anlaşmaları yapmış, Dünya Bankası ile de kredi anlaşmaları yapmıştı, Türkiye'ye yeni bir ekonomi programı önermiş ve Meclis'e kabûl ettirmişti.
Doktor Kemal Derviş, hâlâ Amerika'da, CHP Milletvekili olarak dört yıl Meclis'te çalıştıktan sonra Amerika'ya döndü, Amerika Birleşik Devletleri'nde ekonomi alanındaki çalışmalarını sürdürdü. Davos'taki toplantılara Doktor Kemal Derviş'in de katılması olumlu bir katılım. Türkiye ekonomisi ile ilgili bir çok bilgiye sahip bir ekonomist olduğu için, Doktor Kemal Derviş'in bir çok devletten ekonomistlerin arasında yer alması faydalı bir katılım.
Doktor Kemal Derviş, Avrupa'daki "para krizi" ve genelde "ekonomik kriz" ya da "ekonomik sorunlar" hakkında izlenimlerini duyurmuş gazetelerde. Derviş, Avrupa'daki "kriz"in Türkiye'yi de etkilediğini ve etkileyeceğini söylüyor. Türkiye ekonomisi ile dünya ekonomisi ve "spesifik" olarak da Avrupa ekonomisi arasında tarihsel ve yaygın bağımlılıklar veya etkileşimler olduğunu Doktor Kemal Derviş'in de kabûl etmesi önemli bir kavrayış. Türkiye ekonomisi ile başka devletlerin ekonomileri arasında farklar olması ile birbirleri ile ilişkilerinin olmadığı yanılgısı farklı şeylerdir. Türkiye, daha Cumhuriyet ilân edilirken, dünya ekonomisi içinde yer almış bir ekonomi idi. meselâ, Sovyet ekonomisi ile Türkiye ekonomisi birbirlerini sürekli etkilemişlerdir, birbirlerine bağımlı ekonomilerdi. Türkiye ekonomisi ile Avrupa ekonomisi de, birbirine bağımlı ekonomiler olarak geliştiler. İkinci Dünya Savaşı, tüm dünyada bir "savaş ekonomisi" getirdi, Türkiye de savaşa katılmadığı hâlde, "savaş ekonomisi" uygulamıştı. daha sonra da, 1945'den 2000'e, Türkiye ekonomisi ile dünya ekonomisinin farklı koşulları veya devlet ekonomileri birbirlerini etkilediler. Türkiye, Avrupa Ekonomik Topluluğu, sonra Avrupa Topluluğu ve sonunda Avrupa Birliği deneyimlerinde yer aldı.
Doktor Kemal Derviş'in Avrupa ekonomisi ile Türkiye ekonomisi arasındaki bağımlılıkları işâret etmesi, herhâlde ekonomistleri olduğu kadar siyaset, hukuk, eğitim ve başka alanlardaki yöneticilerimizi de ilgilendirir.
SİNAN ÖNER

Hava Ulaşımı ve Hava Taşımacılığı

Türkiye'de, hava ulaşımı ve hava taşımacılığı ile ilgili konular son yıllarda daha çok gündemde, havaalanları ve uçakların sayısı çoğaldıkça, havaalanlarının altyapı koşullarında yenilikler yapıldıkça, hava ulaşımından ve hava taşımacılığından daha çok haberdar oluyoruz.
sivil havacılık da, askerî havacılık da, Türkiye'nin güncel konularıdır.
ama, dünyadaki havacılık koşulları ile karşılaştırınca Türkiye'de havacılık hâlâ "azgelişmiş" bir havacılıktır. meselâ, Amerikan Merkezî Haberalma Teşkilâtı'nın (CIA) verdiği bilgilere göre, Amerika Birleşik Devletleri'nde 15 Bin kadar havaalanı vardır. Türkiye'de ise, dünya standartlarına uygun havaalanı sayısı 99 kadardır -bunların arasında askerî havaalanları ve küçük uçaklar için yapılmış küçük havaalanları vardır. Türkiye, ABD'nin beşte biri kadar yüzölçümüne sahip olduğu hâlde, havaalanı sayısının hâlâ bu kadar az olmasını açıklamak olanaksızdır. herhâlde, bundaki ilk etkenlerden biri, meselâ on yıldır, Türkiye'ye, millete küfredenlerin, havacılığa küfredenlerin, havacılık tarihi ile ilgili çalışan tarihçilere küfredenlerin hükümet etmesidir, bunlar elbette yeni havaalanları yapmak yerine, ilk pilotlarımıza hakaret ediyorlar, Sabiha Gökçen gibi ilk pilotlarımızın manevî şahsiyetlerine saldırmayı seçiyorlar, yazık ki!
gene de, Türk Hava Yolları, başka özel havacılık şirketleri, çabalarını sürdürüyorlar. Türk Hava Yolları Şirketi, geçmiş yıllarda özelleştirilirken kârlı bir şirketti, özellikle de dış hat hava ulaşımında Türk Hava Yolları'nın bir ağırlığı vardır. ama, iç hat hava ulaşımı yeterli değildir, 81 ilimizdeki havaalanı sayısı yeterli değildir, havacılık yatırımları da başka devletlerle karşılaştırıldığında komik denecek niceliktedir.
uçak üretimi yapamayan bir ülkedir Türkiye. uçak mühendisleri, pilotlar, teknisyenler yetiştirmekte bazı çabaları vardır, yeni kuşakların havacılığa daha ilgili ve eğilimli olduğunu fark ediyoruz.
Türkiye'de, kargo uçaklar da yeterli değildir, yük taşımacılığı ya da mal taşımacılığı alanında uçakların kullanılması yeterli değildir, kargo uçak taşımacılığı başka devletlerde çok yaygın bir taşımacılık alanıdır.
askerî havacılık da, bazı adımlar atılmasına rağmen, on yıldır yaşadığımız siyasî sefâlet ve ayıplar nedeniyle sorunlar yaşıyor, havacı subaylarımız, havacı generallerimiz hapishanelerde eziyet görüyorlar, Türkiye'nin Hava Kuvvetleri, siyasî yöneticilerin cehâleti ve kasıtlı saldırıları ile yıpranmıştır. gene de, Türk Hava Kuvvetleri'nin havacılık alanındaki çabalarını yadsımak olanaksızdır. Hava Harp Akademileri de, eğitimlerini sürdürüyorlar. Türk Hava Kuvvetleri, Türkiye'nin savunma ve ulaşım gücünün merkezî önemdeki değerleridir.
Ulaştırma Bakanlığı da, siyasî kusurların dışında, mesaisini daha çok demiryolları ve karayollarına yöneltmiş gibidir, Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları, Karayolları Genel Müdürlüğü gibi eski kurumlar, çalışmalarını sürdürüyorlar. ama, Ulaştırma Bakanlığı'nın daha güçlü ve daha ciddî bir yönetici sınıfa ihtiyaç duyduğu da kabûl edilmektedir.
Havacılık alanı ile ilgili bilgi faâliyetleri de sürüyor, akademik yayınlar, dergiler, havacılığın çeşitli konuları ile ilgili kitaplar yayınlanıyor. havacılık, dünyanın yeni icât ettiği ama kısa sürede büyük atılımlar yaptığı bir ulaşım ve taşıma teknolojisi alanıdır. Atatürk'ün deyişi ile "istikbâl göklerdedir", Atatürk'ün deyişi, tüm dünyada gerçekleşmiş bir öngörüdür, tüm dünyanın uyguladığı bir ilkedir. Türkiye'de ise, bu yönde yapacak çok iş vardır, atılacak çok adım vardır.
SİNAN ÖNER

Sunday, January 15, 2012

Nâzım Hikmet Ran, 110 Yaşında

Şair, Yazar, Romancı, Gazeteci, Çevirmen, Oyun Yazarı, Senarist, Ressam, Siyasetçi Nâzım Hikmet Ran, 110 Yaşında. 1902'de Selânik'te doğan Nâzım Hikmet, 1963'de Moskova'da vefat etmişti. 2012 Yılı, Nâzım Hikmet'in 110. Doğum Yıldönümü.
Nâzım Hikmet Ran, Hikmet Bey ile Celile Hanım'ın evlâdı idi. Nâzım Hikmet'in Dayısı, Atatürk'ün sınıf arkadaşı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucularından Ali Fuat Cebesoy idi. Nâzım Hikmet'in Büyükbabası İsmail Fazıl Paşa da, Atatürk'ün harp okulunda öğretmeni ve aile dostu idi. Nâzım Hikmet'in bir kuzeni Şair Oktay Rıfat idi. Nâzım Hikmet'in gençlik arkadaşları arasında, Vâlâ Nurettin, Şevket Süreyya, Necip Fazıl, Yakup Kadri, Muhsin Ertuğrul, Münir Nurettin Selçuk, Zekeriya Sertel vardı.
Nâzım Hikmet Ran, Osmanlı Bahriye Mektebi'nde okumuştu, ama, Birinci Dünya Savaşı sırasında okulu bırakmak zorunda kalmıştı, daha sonra İstanbul'da şiir yazmaya başladı, Mevlevî ve Bektaşî Tekkeleri'nde dersler aldı, âyinlerde yer aldı, 1917 Sovyet İhtilâli'nden etkilendi, 1919'da başlayan Kurtuluş Savaşı'na katılmak için Ankara'ya doğru harekete geçti, arkadaşı Vâlâ Nurettin ile Kastamonu'da, İnebolu'da kaldı, ama sonra Kafkasya üzerinden Moskova'ya gitmeyi seçtiler, Ankara'da kurulmuş Meclis Hükümeti ile de sürekli haberleşiyordu Nâzım Hikmet, Dayısı Ali Fuat Paşa da Garp Cephesi Komutanlığı yapmıştı.
Nâzım Hikmet Ran, Sovyet Rusya'da beş yıl kadar yaşamıştı, 1920 ile 1925 arasında, Sovyetler Birliği'nin kurucu Başkanı Vladimir Lenin'in vefatının ardından Türkiye'ye gelmeye karar vermişti, eşi Lena ile Kafkasya üzerinde Türkiye'ye geçmek için yaptıkları yolculuk sırasında Lena hastalandı, vefat etti, Nâzım Hikmet Ran, yalnız başına Batum'a, oradan da Hopa'ya geldi. 1925'den 1938'de Atatürk'ün vefatına kadar İstanbul'da yaşamıştı Nâzım Hikmet Ran, bu yıllarda kitapları yayınlandı, "millî şair" olarak kabûl edildi, şiirleri, oyunları, romanları, destanları, makaleleri yayınlandı.
Nâzım Hikmet Ran, 1938'de, "Harp Okulu Davası" ve "Donanma Davası" gibi "siyasî davalar"da yargılandı, Atatürk'ün vefatının ve İkinci Dünya Savaşı'nın hemen öncesindeki dünya koşullarının da etkisi ile, 1938 ile 1950 arasında 12 Yıl hapishanede kaldı. Nâzım Hikmet Ran, 1950'de Demokrat Parti Hükümeti tarafından özel bir yasa ile serbest bırakıldı, kısa bir süre sonra da Türkiye'den önce Romanya'ya, sonra da Sovyetler Birliği'ne gitti, Moskova'da yerleşti, 1963'de vefatına kadar Moskova'da yaşadı. Nâzım Hikmet Ran, 1950 ile 1963 arasında, dünyanın farklı ülkelerine geziler yaptı, uluslararası konferanslarda yer aldı, kitaplarını farklı dillerde yayınladı.
Nâzım Hikmet Ran, Lena, Nüzhet Hanım, Piraye Hanım, Münevver Hanım, Doktor Galina ve Vera Tulyakova ile evlendi, Dayı Kızı Münevver Hanım'dan oğlu Mehmet doğdu, Piraye Hanım'ın oğlu Memet Fuat da Nâzım Hikmet'in üvey oğlu idi.
Nâzım Hikmet Ran, 1919'da Lenin'in kurduğu Komintern'e bağlı idi, 1919 ile 1943 arasında. daha sonra da, dünyadaki sosyalist, sosyal demokrat, liberal, demokrat akımlarla ve hükümetlerle ilişkilerini sürdürdü, Dünya Barış Konseyi'nce Dünya Barış Ödülü'ne lâyık görüldü, Pablo Neruda, Louis Aragon ve Nicolas Guillen ile. Nâzım Hikmet Ran, "Memleketimden İnsan Manzaraları", "Şeyh Bedrettin Destanı", "Benerci Kendini Niçin Öldürdü?", "Ferhat ile Şirin", "Kafatası", "Yolcu", "Ocak", "Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim", "Kan Konuşmaz", "Yeşil Elmalar", "Lale Devri", "Saman Sarısı", "Piraye'ye Mektuplar", "Kemal Tahir'e Mektuplar" gibi eserler yarattı. Türkçe'de, Nâzım Hikmet Ran'ın bütün eserleri, farklı yayınevlerince, çeşitli tarihlerde yayınlanmıştı. Nâzım Hikmet Ran'ı anlatan biyografik eserler de, farklı dillerde yayınlandı, Kemal Sülker'in, Rady Fish'in, Aydın Aydemir'in, Aziz Nesin'in, Memet Fuat'ın, Ekber Babayev'in Nâzım Hikmet Ran'ı anlatan biyografileri yayınlandı.
Nâzım Hikmet Ran, Paris, Budapeşte, Bükreş, Varna, Sofya, Varşova, Prag, Bratislava, Berlin, Leipzig, Taşkent, Leningrad, Gorki, Bakû, Kahire, Havana, Tanganika, Batum gibi kentlere geziler yaptı, gezip kaldığı kentlerde şiirler yazdı.
Nâzım Hikmet Ran, Küba Devrimi'nin hemen ardından Küba'yı, Başkan Fidel Castro'yu ziyâret etmişti, Nâzım Hikmet Ran'ın vefat etmeden önceki son uzun yolculuğu Küba'ya yaptığı yolculuk idi.
Nâzım Hikmet Ran, şiir, tiyatro, sinema, öykü, masal, roman, gazetecilik, destan, resim gibi farklı sanat türlerinde eserler yaratmış bir insandı. Nâzım Hikmet Ran'ın Türkçe'de ve Türk Şiiri'nde yaptığı yenilikler, günümüze kadar etkileyici olmuştur.
Nâzım Hikmet Ran'ın öğrencileri arasında, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Yaşar Kemal Göğceli, Aziz Nesin, Sabahattin Âli, Orhan Veli Kanık, Semiha Berksoy, Ahmed Arif, Enver Gökçe, Arif Damar, Yevgeni Yevtushenko, Abidin Dino, Oktay Fırat, Melih Cevdet Anday gibi usta yazarlar, şairler, ressamlar, oyuncular vardır.
Nâzım Hikmet Ran, 110 Yaşında, Türkiye de, Rusya da, Nâzım Hikmet Ran'ın 110. Yaş'ını kutluyor.
SİNAN ÖNER

Tuesday, December 27, 2011

İtalyan Rönesansı ve Kapitalizm

İtalyan Rönesansı Tarihi ile Kapitalizmin Tarihi arasındaki ilişkileri, farklı kaynaklardan okumuştum geçmişte, ama, son yıllarda yeni kaynak eserler yazılıyor bu alanda, yeni bilgiler üretiliyor, hem tarihçilerce, hem de edebiyat yazarlarınca.
meselâ, Yazar Profesör Umberto Eco'nun bu alanda yazdığı eserler, tüm dünyada ilgi yaratmış eserlerdir, Türkçe'ye de çevrilmişti Eco'nun eserleri.
İtalyan Rönesansı Tarihi ile ilgili sinema filmleri, belgesel filmler, müzecilik eserleri de az değildir. Da Vinci, Dante, Michelangelo, Petrarca gibi Rönesans Dönemi İtalyan sanatçıların eserleri tüm dünyada yayınlanıyor, haklarında biyografiler yazılıyor, üniversitelerde sempozyumlar toplanıyor.
İtalyan Rönesansı, bir yandan "şehir devletleri"nin yaygın olduğu, bir yandan da "burjuva sınıfı"nın yetiştiği bir alanda ve bir dönemde yaşanmıştı. "şehir devletleri"nde, "burjuva sınıf"ın öteki sosyal sınıflarla koâlisyon yaparak yönettiği şehir meclisleri vardı. "toprak sahipleri sınıfı" ile "burjuva sınıf"ın anlaştığı, ama, "köylüler" ile "işçi sınıfı"nın da yönetime katıldıkları bir dönemdi, İtalyan Rönesansı Dönemi. "rahipler sınıfı" da, "şehir devletleri"ndeki "demokrasi"yi ya da "burjuva özgürlükler"i desteklemişlerdi çoğunlukla.
İtalyan Rönesansı sırasında, savaşlara bir süre ara verilmişti, sanat, bilim, spor, "maddî üretim", zanaat, tarım, siyaset gibi alanlarda üretim yaygınlaşmıştı, halk, birbiri ile savaşmadan yaşamak yolunu seçmişti.
İtalyan Rönesansı ile İtalyan Kapitalizmi arasındaki ilişkileri anlamadan modern dünya kapitalizmini de anlamak güçtür, Sanayi Devrimi'ne, 18. ve 19. Yüzyıl'ın siyasî devrimlerine kadar giden süreçte, en önemli dönemlerden biri, İtalyan Rönesansı Dönemi idi ki, kapitalizm de ilk kez İtalyan "şehir devletleri"nde uygulanıyor, yayılıyor, kapitalizmin kurumları oluşturuluyordu. meselâ, bankalar, bankerler, borsalar, fabrikalaşma yolundaki manüfaktürler, İtalyan Rönesansı Dönemi'nde yaygınlaşmıştı, 13., 14. ve 15. Yüzyıl'larda.
Da Vinci, Michelangelo gibi ressamlar, heykeltraşlar, mimarlar, mühendisler, İtalyan "şehir devletleri"nin çevresel özelliklerini değiştirmişlerdi bu dönemde. "kilise" de, ressamların, heykeltraşların, mimarların, mühendislerin eserlerine muhtaç idi. Dante, Petrarca gibi yazarlar, şairler de, İtalyan "şehir devletleri"nin halklarının zihinlerini eğitici eserler yaratmışlardı, İtalyanca, Latince, Eski Yunanca gibi dillerde eserler yazarak dillerin de geliştirilmesine liderlik yapıyorlardı. Dante, "İlâhi Komedya" ile dünya edebiyatının doruklarında idi, yüzyıllar sonra, hâlâ Dante'nin eserleri ile yaşıyor insanlık.
bir yandan da, eğitim kurumları oluşturuluyordu, İtalyan Rönesansı Dönemi'nde, okullarda sanat, bilim, felsefe, din, ekonomi gibi alanlarda eğitici faaliyetler yapıyorlardı.
İtalyan Rönesansı'nın bir özelliği de, eski edebiyatların, eski felsefelerin canlandırılması idi, Eski Roma ve Eski Yunan eserleri yeniden yayınlanıyor, yeniden yorumlanıyor idi. Platon, Aristoteles, Epikuros, Herakleitos, Plotinos, Herodotos, Homeros, Tacitus, Terentius, Lukianos, Laertius, Sophokles, Aristophanes, Horatius gibi eski filozofların eserleri, İtalyan Rönesansı sırasında yeniden yayınlanıp okunmuşlardı.
İtalyan Rönesansı eserleri tüm dünyaya yayılmıştı bir süre sonra. kapitalizm de, İtalyan "şehir devletleri" ile kalmadı, tüm Avrupa'ya yayıldı, önce Hollanda, Danimarka, İspanya, sonra da İngiltere, Fransa, Portekiz, Macaristan, Avusturya gibi ülkelere yayıldı, "feodalizm" ile "kapitalizm" arasında, yüzyıllar süren bir rekâbet, bir savaş yaşandı. "kilise" de, "toprak sahibi feodal sınıflar" ile "kapitalist burjuva sınıflar" arasındaki rekâbette yer almıştı.
İtalyan Rönesansı Tarihi ile ilgili kaynakları araştırmak, okumak, Türkiye'nin kültür tarihini ve Türkiye Kapitalizmi'nin tarihini anlamak için de zorunlu bir ödevdir. İtalya'dan Osmanlı ülkesine gelen Galatalılar, Venedikliler ve Cenevizliler, Osmanlı Kapitalizmi'ne, Osmanlı "şehir ekonomileri"ne "sponsorluk" yapmışlardı. İstanbul'un banker kapitalist Galatalılar'ı, Cenevizlileri, Osmanlı Kapitalizmi'nin ilk büyük malî faaliyetlerinde yer almışlardı.
manevî kültür, sanat ve bilim ile ekonomi, ticâret ve maliye arasındaki ilişkileri anlamak için de, İtalyan Rönesans Tarihi ile İtalyan Kapitalizmi Tarihi'ni Osmanlı Kapitalizmi Tarihi ile karşılaştırmak gerekir. bir yanda, "şehir devletleri"nden oluşmuş bir İtalya, bir yanda, "çok milletli", "şehir ekonomileri"ne ve "şehir kültürü"ne bağlı bir Osmanlı ülkesi.
Fatih Sultan Mehmet, bu bağı daha 15. Yüzyıl'da anlamış, İtalya'dan konuklar ağırlamış, İtalyanca çalışmış, Osmanlılar ile İtalyanlar'ı birbirine yaklaştırmak için çaba harcamıştı.
ama, İtalyan Kapitalizmi, çok erken yüzyıllarda gelişirken, Türkiye Kapitalizmi -öncesinde Osmanlı Kapitalizmi- çok geç yüzyıllarda gelişmişti.
İtalyan Rönesansı'nın, insanı, yalnız bir üretim gücü, bir piyasa müşterisi ya da bir memûr olarak değil, farklı yetenekleri ile, sanatsal, estetik, bilimsel, dinsel, felsefî yetenekleri kavramış olması, dünyanın geleceğinde de etkileyici bir tarihsel kalıt olarak fark edilecek. dünyayı yok olmaktan ya da sefâletten kurtaran bir kalıt da, İtalyan Rönesansı'dır.
SİNAN ÖNER

Tuesday, December 20, 2011

Doğu Avrupa'da Demokrasi Tarihine Bir Bakış

Çek Cumhuriyeti Eski Cumhurbaşkanı Vaclav Havel'in ölümü ile, Doğu Avrupa'da "merkeziyetçi sosyalizm"den "demokratik sosyalizm ile demokratik kapitalizmin sentezi"ne geçişin önemli bir liderini yolcu ediyoruz. Vaclav Havel, Türkiye'ye de demokrasiyi önermiş, bir çok okuruna ve izleyicisine düşüncelerini anlatmış bir yazar ve devlet adamı idi.
Doğu Avrupa'da demokrasi tarihine bir bakmakta yarar var, Havel'i yolcu ederken.
1945'de, İkinci Dünya Savaşı, Sovyetler Birliği, İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri, "De Gaullecü" Fransa ve başka demokrasi devletlerinin zaferi ile sonuçlanınca, dünyada bir demokrasi akımı yayılmıştı. bir yandan, eski dikta rejimleri yerine demokratik rejimler kurulmuş, bir yandan da yeni demokratik ve sosyalist devletler kurulmuştu. Türkiye'de de, 1946'da "çok partili rejim"e geçilmişti. Balkanlar'da yeni devletler kuruldu, Doğu Avrupa'da Sovyetler Birliği'nin liderliğinde yeni devletler kuruldu, bazı eski devletlerin de rejimleri değiştirildi, demokrasiye geçildi.
meselâ, Almanya ikiye bölünmüştü, Federal Almanya Cumhuriyeti ile Demokratik Almanya Cumhuriyeti olarak. İtalya'da Hristiyan Demokrat-Komünist Koâlisyonu kurulmuş, "faşizm"den "demokrasi"ye geçilmişti. Fransa'da, Mareşal Petain Hükümeti yıkılmış, De Gaulle'ün liderliğinde yeni bir Fransa kurulmuştu. Macaristan'da, Polonya'da, Çekoslovakya'da, Romanya'da, Bulgaristan'da "sosyalist cumhuriyetler" kuruldu. Balkanlar'da, Sırbistan, Makedonya, Slovenya, Hırvatistan, Bosna Hersek gibi devletlerin birliği ile, Yugoslavya Federal Sosyalist Cumhuriyeti, Mareşal Tito'nun liderliğinde kurulmuştu. Yunanistan'da da, demokrasiye geçilmişti. İspanya'da, Franco Rejimi bir süre daha sürecekti. Portekiz'de de, bir süre sonra Salazar Diktatörlüğü kuruldu. Avrupa'da, ne yazık ki, Portekiz ve İspanya'da, 1945 sonrasında da diktâ rejimler sürmüştür. demokrasi, ancak 1970 ile 1980 arasında kurulmuştu, Portekiz ve İspanya'da. Asya'da, yeni demokratik ve sosyalist devletler kuruldu, İkinci Dünya Savaşı sonrasında. 1949'da, Çin Halk Cumhuriyeti kuruldu. aynı yıllarda, Hindistan'da Gandhi'nin liderliğinde demokratik bağımsız bir devlet kuruldu, "kolonicilik" terk edildi. aynı dönemde, Afrika'da bir çok halk, "kolonicilik"ten kurtuldular, bağımsız devletler olarak yaşamaya başladılar. Güney Afrika'da ise, "ırkçı bir rejim", 1990'lara kadar geçerli oldu. ama, Kuzey Afrika ülkelerinde, bağımsız devletler kuruldu, çoğu da demokrat ya da sosyalist liderlerin çabaları ile kurulmuştur.
Doğu Avrupa'da, 1946 ile 1991 arasındaki "sosyalizm tarihi", 1991'den bugüne kadar bir "demokrasi tarihi"ne dönüşmüştür, 1946 ile 1991 arasında Doğu Avrupa devletleri "kapitalizm"den uzaklaşmayı seçmişlerdi, ama, 1991'den itibâren "kapitalizm"le uzlaşmayı ya da "demokratik, sosyal bir kapitalizm" kurmaya girişmişlerdir. Doğu Avrupa'daki siyasî partiler de değiştiler, çoğunun adları değişti, programları değiştir, tüzükleri değişti, yapıları ve kadroları yenilendi, yeni siyasî kurumlar oluşturulurken, Avrupa Birliği'ne de uyumlu bir Doğu Avrupa'nın, Batı Avrupa ile uzlaşmış bir Doğu Avrupa'nın oluşturulması için çaba harcandı.
işte, Çekoslovakya'da Vaclav Havel, Polonya'da önce Jaruzelcki, sonra da Lech Walesa, Bulgaristan'da Jelev ve Stayanov, Romanya'da İliescu, Arnavutluk'ta Nano ve Berişa gibi yeni devlet adamları, yeni liderler yetiştiler. eski liderler çoğu ülkede yönetimden uzaklaştırıldılar. Demokratik Almanya'da Honecker yönetimden uzaklaştırılırken, bir süre sonra, Federal Almanya ile Demokratik Almanya, tek Almanya olarak birliği sağladılar, Helmut Kohl'ün liderliğinde. bu değişmelerde, Sovyetler Birliği'nde, Gorbachev ve Yeltsin'in lider oldukları Perestroyka ve Glasnost politikalarının önemli bir esin kaynağı olduğu, somut olarak da Sovyet devlet adamlarının yeni önerileri, yeni tezleri ile Doğu Avrupa'nın yenilendiği bir gerçek idi.
1991'de, Sovyetler Birliği de dağıldı, önce Gorbachev, Honecker gibi yönetimden uzaklaştırıldı, sonra da Sovyet Devletleri'nin çoğu Bağımsız Devletler Topluluğu'nu kurdular, Sovyet Rejimi de terk edildi, yeni demokrasiler, bağımsız devletler kuruldu. Ukrayna, Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Belarusya, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan gibi bağımsız devletler kuruldu, yeni yasalar yaptılar, demokrasiye yöneldiler. bu yeni devletlerin liderleri, daha çok eski Sovyet yöneticilerdi, Yüksek Sovyet üyeleri idiler. böylece, Doğu Avrupa ve Asya'da, 1985'ten itibâren bir "demokrasi tarihi"nden bahsetmek doğaldır. Sovyet "merkeziyetçi rejim"inden, "demokratik bağımsız rejimler"e geçiş sağlandı.
Vaclav Havel, Doğu Avrupa'daki değişimlerin, sosyal sorunlara neden olmadan, yeni sosyal kavgalara ve gerginliklere neden olmadan gerçeklemesi için çaba harcamış bir liderdi.
2012'ye yaklaşırken, önümüzdeki yıllarda, Doğu Avrupa'da ya da Asya'da neler olacağını önceden bilmek mümkün değildir. hâlâ, bir değişim akımı, bir demokrasi akımı, bir yenilenme akımı vardır, hâlâ, Doğu Avrupa'da ve Asya'da, eski Sovyet ya da eski sosyalist ülkelerde, siyasî akımlar, sosyal demokrasi ve yeniden yapılanma yönünde sosyal çabalar sürmektedir, yönetimlerin yönetilen çoğunluklara yanıt vermeleri için hâlâ birtakım talepler sosyal alanda ya da siyasî alanda belirmektedir. Avrupa Birliği, bu anlamda, Batı Avrupa ile Doğu Avrupa arasındaki ilişkilerin tarihinin bir gerçekleşmesi olarak yürümektedir.
SİNAN ÖNER

Sunday, December 11, 2011

Avrupa Birliği="Para Birliği"="Devletler Birliği"

Avrupa Birliği, aylardır, "para birliği" ve "devletler birliği" olmak özelliklerinin getirdiği sorunları yaşıyor, tartışıyor. Avrupa Birliği, hem bir "parasal birlik", bir "Euro Birliği", hem de bir "siyasî birlik", "devletler birliği". Avrupa Birliği'ne üye devletlerin yaşadığı "ekonomik", "malî", "ticarî" sorunlar, Avrupa Birliği'nin "hukuk birliği" olarak, bir "siyasî birlik" olarak ödevler yüklenmesine neden oluyor, Avrupa Birliği üyesi devletlerin birbirlerine karşı sorumluluklarını tartışmalarına neden oluyor.
geçenlerde, Yunanistan ile Avrupa Birliği üyesi öteki devletler arasında "Euro", "krediler", "borçlanma", "kamusal harcamalar" gibi konularda tartışmalar yaşandı. Avrupa Birliği üyesi bir devlet olarak Yunanistan, yaşadığı ekonomik ve malî sorunları aşmak için Avrupa Birliği üyesi öteki devletlerden yardım istedi, hatta Yunanistan Başbakanı Papandreu -şimdi Başbakan değil-, Avrupa Birliği üyesi öteki devletlerin yöneticileri ile yaptığı görüşmelerde, Yunanistan'ın üyeliğini de tartışmak zorunda kalacaklarını söyledi. sonunda, Yunanistan'da hükümet değişti, bir ekonomist, Papadimitriu, Yunanistan Başbakanı olarak yeni bir hükümet kurdu. ama, Avrupa Birliği üyesi devletler de, "Euro", "para birliği", "kredilendirme dağılımı", "kamu ekonomileri" ve başka konularda tartışmalar yapmak zorunda kaldılar. Avrupa Birliği üyesi devletler arasında hükümetleri değişen başka ülkeler de vardı, İspanya'daki seçimleri muhafazakârlar kazandı, Rajoy, yeni hükümeti kurma ödevini yüklendi. İtalya'da, Berlusconi istifa etti, Mario Monti İtalya Başbakanı olarak yeni bir hükümet kurdu. Portekiz'de de yeni bir hükümet kuruldu.
Avrupa Birliği, bir "para birliği" ve bir "devletler birliği" olarak gerçekleşmiş bir birlik. "Euro"nun "tek para birimi" olarak seçilmesi, birtakım sorunlara neden oldu. İngiltere, hâlâ "tek para birimi"ne geçmedi, "Euro"yu değil, hâlâ "Sterlin"i kullanıyor. bazı Avrupa Birliği üyesi devletler de, "Euro" konusunda tartışıyorlar hâlâ.
daha önce, Avrupa'nın farklı devletleri, asırlarca farklı para birimleri kullanmışlardı. Alman Markı, Fransız Frangı, İtalyan Lireti, Hollanda Florini, Danimarka Kronu gibi millî para birimleri, dünya ekonomisini yönetmişlerdi, Amerikan Doları, Sovyet Rublesi, Japon Yeni, Suudi Arabistan Riyali gibi öteki millî para birimleri ile. ama, Sovyetler Birliği'nin dağılması ile, millî para birimleri Asya'da, Doğu Avrupa devletlerinden yeniden yayıldı, gündeme geldi, kabûl edildi. bir yandan böyle bir gerçek varken, Avrupa Birliği kuruldu, "Euro", Avrupa Birliği'nin "tek para birimi" olarak kabûl edildi. Avrupa'daki malî eğilimler ile Asya'daki malî eğilimler birbirinden farklıydı. bir yandan birlikleşme eğilimi güçlenirken, bir yandan da eski birlikler dağıldı, millî devletler kuruldu, millî para birimleri güçlendirildi. dünya ekonomisi, genel olarak birlik eğilimi ile koşullanamadı yine de, çünkü özellikle Asya'da, bir dağılma ve farklılaşma eğilimi ekonomileri koşullandırdı.
Avrupa Birliği'nin, geçmişte, "kapitalist ekonomiler" ve "sosyalist ekonomiler" olarak bölünmüş olması da, tarihsel bir koşullanma olarak bugünün koşullarını etkiliyor. Avrupa Birliği üyesi devletlerin, geçmişte "kapitalist" ve "sosyalist" devletler olarak yaşamış olmaları gerçeği, "para birliği" tartışmalarına da yansıyor. dünya ekonomisi, yalnız bir "dünya kapitalizmi" olarak yaşanmıyor bugün, Avrupa Birliği'nin siyasî ve hukukî özellikleri de, "sosyalist" özellikler barındırıyor yapısında. Avrupa Birliği'nin bir "sentez" olma özelliği de, bir süre için geçerlidir. Hegelci deyimlerle yaklaşınca, "tez" dönemi, 19. Yüzyıl'daki "sanayici kapitalizm" dönemi idi, Avrupa devletleri açısından, "antitez" dönemi, 20. Yüzyıl'ın "savaş ekonomileri ve sosyal demokrasinin ve sosyalizmin yayılması" dönemi idi, şimdi de bir "sentez" yaşanıyor, "kapitalizm ile sosyalizmin sentezi" dönemi".
Avrupa Birliği üyesi devletler arasındaki tartışmaları izlerken, Avrupa Birliği'nin, Asya'da bir dağılma ve farklılaşma yaşanırken, bir birlik ve benzerleşme eğilimini güçlendirmesindeki yenilikçi ve reformcu özelliği de fark etmek gerekir. Avrupa Birliği, hem dünya ekonomilerinin ve dünya siyasetinin dağılmasına bir tepki olarak, hem de geçen asırda icat edilmiş bir icat olarak, hem siyasî ve felsefî bir tepki, hem de ekonomi bilimi açısından bir icat olarak, kavranması gereken bir birlik, bir gerçek, bir tarih.
SİNAN ÖNER

Monday, November 28, 2011

Son Yugoslav Başbakan Ante Markovic'in Vefatı

Yugoslavya Federal Sosyalist Cumhuriyeti'nin son Başbakanı Ante Markovic 87 yaşında vefat etti. Ante Markovic, Yugoslavya'dan bölünmesinden bir süre önce Başbakanlık yapmıştı.
Ante Markovic'i yıllardır unutmuştum. bugün dünya basınında Ante Markovic'in vefat ettiğini duyurmuşlar, fotoğraflarını, hakkındaki bilgileri okuyunca Ante Markovic'i hatırladım. Markovic, Yugoslav reformculuğunun bir lideri idi, Sovyetler Birliği'nde Başkan Mikhail Gorbachev'in başlattığı "perestroika" ve "glasnost" hareketlerinin Balkanlar'daki temsilcilerinden biriydi Ante Markovic. Ante Markovic, Mareşal Tito'nun öğrencisiydi elbette, Tito da reformcu idi, Yugoslavya'yı kurarken de, sürdürürken de reformlar yapmaktan korkmamıştı. Slovenya, Hırvatistan, Makedonya, Sırbistan, Bosna Hersek gibi bugün bağımsızlaşmış devletlerin meydana getirdiği Yugoslavya'da reformcu sosyalist ve sosyal demokrat akımlar, Yugoslav milletleri arasındaki savaşlar başlayıncaya kadar sürüp gelmişti, Ante Markovic de bu akımların bir lideri olarak Başbakanlık yapmıştı. Yugoslav milletlerinin birbirleri ile savaşları engellenememiş, ama, savaş sonrası Yugoslav milletleri, bağımsız devletler hâlinde reformlar yapmışlar, bir Balkan Barışı kurulmuştu. Balkan Barışı'nın bir lideri de Ante Markovic idi.
Balkanlar, geçmişte de savaşlarla sarsılmış bir bölgedir. Osmanlı Devleti'nden bağımsızlaşırken, 19. Yüzyıl'da, Balkan milletleri savaşmak zorunda kalmışlardı. daha sonra, 20. Yüzyıl başında da Balkan Savaşı yaşanmıştı. Balkanlar, 1. ve 2. Dünya Savaşı'nı da yaşadılar. 2. Dünya Savaşı'nın ardından, Yugoslavya Federal Sosyalist Cumhuriyeti, Mareşal Tito'nun liderliğinde kuruldu. Mareşal Tito, ölünceye kadar Yugoslavya'yı yönetmişti.
son Yugoslav Başbakan Ante Markovic'i saygı ile anıyorum.
Balkan Barışı'nın 21. Yüzyıl boyunca sürmesi için, Ante Markovic'in 87 yıllık hayatından öğrenilecek çok şey var. Balkan Barışı'nı korumak ve sürdürmek için Yugoslavya Tarihi'ni okumak ve kavramak hâlâ zorunlu, gelecekte, Balkan milletlerinin bağımsız devletler yaratmaları kadar, Balkan Barışı'nı koruyup sürdürmeleri de saygıya değer tarihsel bir başarı olarak kabûl edilecek.
SİNAN ÖNER

Friday, October 14, 2011

Rusya ile Çin İlişkilerinde Yenilikler

Rusya Başbakanı Vladimir Putin, geçen hafta iki günlük bir Çin Ziyâreti yaptı, Pekin'de Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Jintao ve Başbakan Jiabao ile toplantılar yaptı.
Rusya ile Çin ilişkilerinde yeni bir döneme girildiği izlenimi doğduğu gibi, Rusya ile Çin Heyetleri anlaşmalar imzaladılar, ekonomide, eğitimde, siyasette yeni işbirliği alanları kurmayı kararlaştırdılar.
Çin'in Rusya'ya kredi ve borç vermesi de, daha doğrusu Rusya'da yatırımlar yapması da kararlaştırıldı.
Putin, Çin'e ziyâretinde iki ülke açısından da yararlı adımlar atılacağını duyurdu, mesajları çoğunlukla iyimser ve olumlu mesajlardı.
Rusya ile Çin'in ekonomi ve teknoloji yatırımları alanında yenilikler yaptığı ve yapacağı da, Putin'in Çin Ziyâreti'nde dünyaya duyurulmuş oldu.
Rusya, 2012'deki Başkanlık Seçimleri öncesinde, Çin'in desteğini kazandı, Çin'in Rusya Halkı'na tarihsel dostluğunun süreceği mesajı iletildi. Çin Hükümeti de, Rus Başbakan Putin'in ziyâreti ile, Asya'da iki büyük devletin işbirliğinin süreceği mesajı ile, daha da güçlendi.
SİNAN ÖNER

Saturday, September 17, 2011

Türkiye, 1999-2002, Bir Rapor Denemesi (2)

Türkiye Ekonomisi, 1999 ile 2002 yılları arasında, "kriz"ler yaşadı, ciddî sorunlara muhatap kaldı. DSP-MHP-ANAP Koâlisyonu, esas olarak ekonomik konulara mesâi yapmıştı.
2 Ekonomi 1999-2002
Türkiye Ekonomisi, üretim ve tüketim açısından, 1999 ile 2002 arasında neler yaşamıştı? üretim deyince, tarımsal, endüstriyel, entelektüel üretim alanlarından bahsediyoruz. ticâret, ulaşım, eğitim, ev ekonomisi gibi ekonomik faâliyet alanlarını da incelemek gerekir.
"malî kriz"in 2000 yılında iyice yaygınlaştığını yazmıştım. "malî kriz", yalnızca "parasal kriz" değildir elbette. sosyal ekonomide bir "kriz" gözlenmekteydi, sanayi işletmeleri güç duruma düşmüşlerdi, bazıları da iflâs etmek zorunda kaldılar, tarımsal üretimde "kriz" vardı, köylüler ya da üreticiler "kriz"in nedenleri değil, muhatapları olarak yaşıyorlardı. tarımsal üretimin ekonomideki ağırlığına yönelik eleştiriler, "kriz" sırasında unutuldu. ticâret de, "kriz" yaşıyordu, ihracât ile ithalât dengesi bozulmuş, dış borçlanma artmış, iç ticâret de, bankaların iflâsı ile "kriz"in yayılmasının bir kanıtı olmuştur.
Başbakan Ecevit, Doktor Kemal Derviş, Devlet Bahçeli gibi ekonomiden anlayan siyasî liderler, IMF ile, Dünya Bankası ile, bazı "zengin" devletlerle ilişkilere yönelmişler, "kriz"in Türkiye Ekonomisi'ni tümüyle iflâs ettirmesine engel olmak için siyasî, diplomatik girişimler yapmışlardır.
Ecevit'e göre, "erken seçim" kararı yanlıştı, özellikle de ekonomi açısından. Ecevit, bir yıl daha bekleyip, ekonomik programın sonuçlarını almak gerektiğini çok söylemişti, ama, iknâ edemediği gibi, 2002 Seçimleri'nde DSP oyları % 1,2'ye kadar düşmüş idi. seçmenler, "kriz"in etkisi ile, siyasî tercihlerini de değiştirmişler, sosyal demokrat oylar CHP'ye yönelmiş, DSP "kriz"in nedeni olarak algılanıp Meclis dışında bırakılmıştı.
Ecevit, bunun doğal olduğunu da sonradan söyledi, aslında, seçmenlerin yeni tercihleri doğaldı, demokrasinin de özelliği bunda idi, hükümetler seçmenlere göre yanlış yaparsa -seçmenlerin aleyhine politikalar yürütürlerse-, seçmenler de tercihlerini değiştirirler.
Ecevit, 2002 Seçimleri'nde herşeyin değişmesini, esas olarak ekonomiye bağlamıştı, "ekonomik kriz"e, hatta Doktor Kemal Derviş'in önerdiği ve uygulattığı programa bağlamıştı. Ecevit'e göre, seçmenler, Ecevit'i Kemal Derviş'e desteği nedeniyle hükümetten düşürmüşlerdi.
siyaset ile ekonomi arasındaki etkileşimlerin bir örneğini, 1999 ile 2002 arasında, DSP-MHP-ANAP Koâlisyonu sırasında yaşadık, Doktor Kemal Derviş de, bu örneği şahsında yaşadı, siyasî konular ya da siyasî karakterler ile ekonomik konular veyâ ekonomi karakterleri arasında yaşanan bir tarih.
"borsa krizi" de, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası Başkanı Tuncay Artun'un vefâtına neden olacak kadar ciddî bir "kriz" idi, İMKB'deki "reform"lara rağmen, depremlerin de etkisi ile yayılan "kriz"e İMKB de muhatap kaldı, "hisse senedi piyasası" ile "para piyasası" aynı anda ciddî sorunlar yaşadılar.
BDDK'nın kuruluşu, ya da Sermaye Piyasası Kurulu'nun harekete geçirilmesi veyâ Ekonomik ve Sosyal Konsey'in kurumsallaştırılması, "ekonomik kriz"e "subjektif müdâhale"ler yapmak isteyen Başbakan Ecevit'in ekonomi kavrayışını anlamak bakımından ilginç politikalardı. Ecevit, "ekonomik kriz"e siyaset açısından yanıtlar aramış, bazı durumlarda yanıtlarında başarılı da olmuştur.
ama, "ekonomik kriz", 2002'deki seçimlerde, oyları etkiledi, ve % 50'nin üstünde bir halk desteği ile hükümet olan DSP-MHP-ANAP oyları % 15'lere kadar düştü, üç siyasî parti de Meclis dışında kaldılar.
tarım, sanayi, ticâret alanlarında iflâslar yaşandığı gibi, eğitim, ulaştırma gibi alanlardaki "ekonomi" de zarar görmüş idi, Kemal Derviş, "reel sektörler"e yöneleceğini ilân ederken, sosyal ekonomiyi yürütenlere, üreticilere, yatırımcılara yaklaşmak istemiş, onlarla düşünce alışverişi içinde ekonomi politikaları geliştirmek ve uygulamak istemişti.
deprem bölgelerinde ise, bir onarım faâliyeti vardı, yeni yapıların inşa edilmesi vardı, DSP-MHP-ANAP Koâlisyonu, deprem bölgelerindeki inşa faâliyetlerine ağırlık vermişlerdi, dış krediler aldılar, deprem bölgelerindeki halkın yeniden bir ekonomi alanı yaratmasına yardımcı oldular; bir "deprem ekonomisi" de, 1999 ile 2002 yılları arasında geçen süreyi açıklayan bir deyimdir, özellikle deprem bölgelerinde "özel bir ekonomi" kurulmuş, şirketler, bankalar, devlet kurumları, "özel önlemler" almışlardı.
IMF ile yapılan anlaşmalar da, sürekli gündemde idi!
IMF Türkiye Temsilcisi Cottarelli, Türkiye'de uzun süreler "müfettişlik" yapmıştı. Dünya Bankası yöneticileri de, Türkiye'yi yalnız bırakmamışlardı, Ecevit'i sürekli ziyâret etmişlerdi.
Ecevit, ekonomi alanında son bir öneri olarak da "Köykent Projesi"ni önermişti, bazı köylerin kentsel üretim olanakları ile bir anlamda kentleşmesi için hükümet liderlik yapacaktı. Ecevit'e göre, köyler modernleşmeli, kentlere bağımlılıktan kurtulmalı, ama kentlerin olanaklarına sahip olmalıydılar. Ecevit'in getirdiği bu öneriyi gerçekleştirme yönünde, DSP-MHP-ANAP Koâlisyonu bazı somut adımlar atmıştı.
SİNAN ÖNER

About Me

My photo
Mersin, Türkiye
Historian, Poet, Translator, Novelist, Cinema Writer